Zihin oyunları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zihin oyunları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2017 Salı

DÖNÜŞEMİYORUM...


Bu sıralar dikkat çekici yoğunlukta “deniyorum ama olmuyor, dönüşemiyorum bir türlü” konulu mailler geliyor…
  
Yuvaya Yolculuk yazımı şöyle bitirmiştim: “Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…” ve yine aynı yazımın içinde Human Design’ın bize hayat yolunda nasıl ilerleyeceğimizi sunan bir harita gibi olduğunu söylemiştim…

Dört tip vardır; bu dört tipin hayatta ilerleme yolu ve aracı birbirinden farklıdır… 

Başka şekilde bunu anlatırsak: 
Eğer sizin aracınız helikopter ise havada çok rahat ilerlersiniz, zorlanmadan, koşulları zorlamadan akıp gidersiniz ama otobanda ilerlemeye çalışırsanız öylece sıkışıp kalırsınız, bir cm ilerleyemezsiniz…

Eğer aracınız bir kano ise hayat yolunuz bir nehirdir ve akıntı ile siz de akıp gidersiniz ama havada ya da otobanda olmaz, yapamazsınız…

Hayat aracınız bir motosiklet ise yolunuz otobandır…. Şovunuzu yaparsınız, uçmayı denerseniz, belki birkaç saniye havalanabilirsiniz ama kaçınılmaz sonuç yere çakılırsınız; sığ sularda belki kullanabilirsiniz ama bir süre sonra ya çamura saplanır ya da motora giren su ile çalışamaz hale gelirsiniz.

Hayat aracımız, bizim hayat yolumuz için uygun şekilde inşa edilmiştir. Biz zihinle kendimize yeni bir yol seçmeye çalışsak da, aracımızı ona göre modifiye etsek de illaki tıkanır, sıkışır ve bir süre sonra ilerleyemez hale geliriz…

Hayat zor mu? Sizin için hazırlanan kurallara uymadığınızda zor, başka şekillerde hareket etmeye çalıştığınızda zor, kuralları bilmeden hareket etmeye çalıştığınızda da zor…

Bir danışanım yıllarca astroloji, pin kodu, doğum sayısı vs gibi bir sürü kendini tanıma yöntemini araştırmış ve üzerilerinde çalışmış, eğitim süreçlerinden de geçmiş… Analiz sırasında bana “evet bu yeteneğim olduğunu bana hepsi söylüyordu ama bu yaşıma kadar bunu kullanamadım, ortaya çıkmadı. Şimdi anlıyorum, aslında nasıl kullanacağımı bilmiyormuşum." dedi...

Size, bir özelliğinizin olduğunun söylenmesi onu kullanabileceğiz anlamına gelmiyor… doğru kullanım şekilleri ya da o yeteneğin ortaya çıkması için bazı koşullar gerekli olabilir… Bunlar farklı ve kişiye özel durumlar olduğundan teker teker anlatılabilecek gibi değiller… 

Kendini tanımak demek kendinle ilgili her şeyi bilmek değildir. Nasıl hareket edeceğini bilmektir, yeteneklerine ve farklılıklarını doğru kullanmaya götürecek yolları ve o yoldan alıkoyan zihin oyunlarını bilmektir…

Birkaç yıl önce arkadaşım, kimliği yok etme üzerine, "ben hiçim, hiç kimseyim" kavramı ile ilgili bir konuşma göndermişti… Konuşmayı çok hatırlamıyorum ama  soru soran bir kadın dikkatimi çekmişti. Kadının kendini kaybettiği her halinden belliydi, ruhsal gelişim metotları arasında kaybolmuş… duruşu, ses tonu, söyledikleri… zaten bir hiç olmuş ve bu kadına yine bu öneriliyordu. Cidden çok kötü bir videoydu… belki benim gibi belirli bir kimliğe tutunmaması gereken kişi için “hiç olma kavramı” doğru olabilir, o da düzgün anlatılırsa ama ya kimliklerini kaybetmemesi gereken insanlığın %50'si ne yapacak… Hiçliğin peşinde koşarken hayatın içinde savrulacak ve oradan oraya toslayacaklar… 

Neyi geliştirmenin ya da törpülemenin iyi olacağını bilmeden hareket ederseniz; kendinizi, ortaya çıkarmanız gerekeni daha da yok ederken, törpülemeniz gerekeni daha da sivriltirken bulabilirsiniz. Zihin size bunu mutlaka yaptırır; onun görevi sizi yoldan çıkartmak…

Evet uğraşıyorsunuz, okuyorsunuz, dinliyorsunuz, elinizden geleni yapıyorsunuz ama olmuyor… Doğru şey üzerine çalıştığınıza emin misiniz? Kendiniz için doğru tercihleri yaptığınıza? Doğru kişileri seçtiğinize? Mesela seçim için kriteriniz ne? Bu kriteri belirleyen zihin mi? öz mü?

Human Design’da 7 yıl kavramını duyanlar bu süreyi çok uzun buluyor…Değil 7 yıl,  27 yılını dönüşüme harcayıp milim ilerleyemeyen hatta kaybolan insanlar var… Human Design size kendi yolunuzda kendi aracınızla nasıl ilerleyeceğinizi anlatıyor, Dönüşüm Başlasın’da ise bunu hayata nasıl geçireceğimiz üzerine çalışıyoruz… Teorik bilgiyi hayata geçirdiğimizde bir değeri, önemi vardır...

Neden Dönüşüm Başlasın ismini verdim? Çünkü ben bir manifestörüm ve manifestörlerin bu dünyadaki görevi “başlatmak”tır. İşi, projeyi, ilişkiyi, arkadaşlığı, sohbeti vs vs… başlatmak bizim görevimiz. Diğer yandan benim hayat amacıma bakarsak onda da insanların hayatlarını değiştirmeleri için provoke etmek ve başlangıç butonuna basmak vardır.  Buradan da başlatmak geliyor… Dönüşüm Başlasın ismini bulmak çok zor olmadı, hayattaki misyonum bu…

Ve tekrar etmek bazen iyidir “Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

Fotoğraf için Aydan Çınar'a teşekkürler...


3 Ağustos 2016 Çarşamba

Kendi Kalbini Kırmak

Hayatı değiştirmekten bahsederken büyük çoğunluğun yanlış anladığı bir kavram vardır: yaptıklarını yapmamak, yapmadıklarını ise yapmak…Peki, bunun bizleri aşırı uçlarda dolanmaya götürdüğünün farkında mıyız?

Çok vericiyken birden bire her şeyi kesmenin ve tamamen cimri olmanın… Çok girişken iken tamamen geriye çekilmiş hale geçmenin… Duyguları hiç ifade etmezken, anlık her duyguyu ifade eder hale gelmenin… çok süslü iken çok salaş hale dönmenin… Evden dışarı çıkmazken eve girmez hale gelmenin… bir uçtan diğer uca savrulur hale gelinir... 

Belki olması gereken gerçekten diğer uca geçmektir ama nedenini anlayarak ve bilinçli olarak yapmak; davranışlarımızı, tepkilerimizi daha ılımlı, daha yumuşak yapmamıza neden olur… Mutsuzluğumuzu yaşadığımız hayatın tam tersini yaşayarak son vereceğimizi zannedip, aşırı uçlar arasında dolaşırsak, çevremizdeki insanları kırmaktan ve onlar üzerinde de tahribata neden olmaktan başka bir şey yapmamış oluruz.

Mevlana “Kalbini açıncaya kadar onu kırmaya devam etmek zorundasın” demiş… kendi kalbini kırmaya, başkalarının ki değil…

Kendi kalbimizi kırmak ne demek? Aslında olayların iç yüzü ile yüzleşmek demek… hayatta yaşadığımız şeyler için koşulları, insanları suçlamak yerine bize düşen payını kabul etmek demek…

Kalbini kırmak demek kendini hırpalamak değil, tüm suçu kendinde bulmak değil, kendini yerin dibine sokmak da değil… kendi gerçeğinle yüzleşmek demek… kaçtığın şeyleri kabul etmek demek… kendine sunduğun bahaneleri görmek demek… zihin oyunlarının fark etmek demek… geçmişte yaşananlara, hep inandığımız düşünceye, acıyı tazeler şekilde değil, farklı açıdan bakabilmek demek…

İşimizden memnun değiliz diyelim… İşyerini, patronu, mesai arkadaşlarını, trafiği suçlamak bir yoldur ama o işte hala çalışmayı bizim seçtiğimizi, başka alternatifler aramayanın kendimiz olduğunu, bizim niteliklerimize hiç uymayan bir işte devam etmeyi seçip, daha geç olmadan sektör değiştirmeye cesaret edemeyenin de kendimiz olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada önemli olan, cesaret edememenin nedenlerine inebilmek, o işyerine neden bağımlıymış gibi hissettiğimize bakmaktır… 

Belki spleen merkezi tanımsızdır ve güvenlik arayışından dolayı buna cesaret edilemiyordur... güvende olma duygusundan dolayı bırakamadığımızı içten içe biliriz ama bununla yüzleşmekten kaçarız... Kendimizdeki güven ihtiyacını nasıl aşabileceğimizle ya da bu güven duygusunun ne kadar gerçek olduğunu algılamakla ilgilenmeyiz. Bu canı acıtır çünkü zihin acı çeker... Dışarıyı suçlamayı tercih ederiz çünkü bize istediğimiz şartları sunmayanlar onlardır: zihin için bu daha rahatlatıcıdır... Biz değil, zihin daha rahattır... o bizi hiç önemsemez...

İletişim problemleri olan bir ilişkide kişi karşı tarafa bir türlü derdini anlatamıyordur… uğraşıyordur, göstermeye çalışıyordur, sinir krizleri geçirip birden öfke patlamaları yaşıyordur ama karşısındaki onu yine anlamıyordur. Sorun diğerindedir çünkü o anlatmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bazen göstermeye, anlatmaya çalışsanız da karşınızdaki insan bunu duymaya hazır olmayabilir ancak size sorduğunda ne hissettiğinizi duymaya ve anlamaya hazırdır. Sizin anlatmaya çalıştığınız hiçbir şey ona daha önce ulaşamıyordur ve bu durum çok yaşanır... “ne zaman soracak ki, ben ona söylemezsem o hiç görmez ki” gibi düşünceler döner kafanızda ve başlatırsınız tartışmayı… neyiniz olduğu sorulduğunda ise trip atma aşamasına çoktan geçtiğinizden iyi iletişim fırsatı kaçmış olur… Peki burada kim suçlu… bu durumda kimin kalbi kırılmalı?

Bunlar gibi kişiden kişiye değişen milyonlarca örnek var… kimi sorulmasını beklemeliyken, kimi o an söylemeli... Bütün bunlar Human Design haritamızda önümüze seriliyor…

Bazı insanlar kendileri ile ilgili espri yapıldığında diğerleriyle birlikte gülebilirler çünkü daha önce kendisiyle  bu konuda dalga geçmeyi başarmıştır, alınganlıktan çıkıp komik yanını kabul etmiştir… en iyi ruhsal gelişim de kendiyle yüzleşenlerde olur… başkası size her ne yaparsa yapsın, her ne söylerse söylesin, her nasıl davranırsa davransın siz kendinizle daha önceden bu konularda yüzleştiğinizden, kendinizdeki hataları kabul ettiğinizden, sizdeki uyarıcı etkisini yok ettiğinizden artık dışarının hiçbir anlamı kalmaz… insanların davranışlarına yaptıkları şakalar gibi güler geçersiniz…

Bize anlatılan hikayelerde çok şeylerden vazgeçmemiz, kendimizi yollara atmamız, hayatımızı altüst etmemiz gerekiyor gibi anlatılıyor… illa Ferrari’nizi satmanıza, illa sokaklara ya da ıssız adaya düşmenize gerek yok… bunlar birer örnek olsa da herkes bu şekilde dönüşümü yaşamıyor, herkes bu derece dramatik hayatlar yaşamadan da kendine dönebiliyor…  Ferrari’ye neden ihtiyaç duyduğunuzu anlamanız ve onun ötesine geçmeniz önemli olan… Zihin oyunlarını fark edip artık bu oyunlara gelmemeyi öğrenmeniz gerekiyor...

Korkmayın, kalbinizi kırmanız sadece kendinizle yüzleşmeniz demektir… günlük hayatınıza devam ederken bunu yaptıkça hayatınız kendiliğinden dönüşmeye başlayacaktır…  Yüzleşmekten kaçmak sadece ötelemektir ama o hep oradadır... illaki tekrar ortaya çıkacaktır ve kendini hatırlatacaktır… 

Zaman fark etme ve harekete geçme zamanı… tabi gerçekten değişim istiyorsanız…

İletişim için: arslaneb@gmail.com


9 Şubat 2016 Salı

Sahi sizin dersiniz neydi?


Dünyaya gelirken bazı konularda bilgelik kazanmak için geliriz. Onlar bizim hassas noktalarımız, nefsimizin bizi sürekli yokladığı ve öz halimizden uzaklaştırdığı alanlardır, derslerdir. Bilge olmadan önce dersleri alıyoruz, bir sürü yanlışlar yapıyoruz, en kötü kararlarımız bu hassas noktalar kaynaklı oluyor.  Hepsi aslında birer sınav; her yanlış karar, her yanlış davranış biz de daha derin etkilere neden oluyor. Ne zamanki o konuyu aşıp perde aralandığında, tüm zihin oyunlarını gördüğümüzde artık bilgelik kazanıyoruz… 

Human Design hakkında bilgisi olanlar daha iyi anlayacaktır ama basitçe anlatırsam eğer; vücut haritasında sakral merkezi tanımsız olanların “yeter, yeterli ne demek?” ve “sınır koymak” konusunda bilgelik kazanmak için gelmişlerdir. Tanımsız olan merkez her zaman aktif olarak çalışmamaktadır ancak koşullandırmalar altındayken çalışmaktadır, zihin bu konuda kendini eksik görüp bu açıklığı kapatmak için yanlış kararlar aldırır, kişiye hükmetmeye çalışır. Sakral merkezi en büyük enerji üretim merkezidir ve tanımsız olduğunda o enerjiyi kişi kendisi üretmez ve sistemi de bu enerjiye uygun değildir. Eğer tanımsız sakralı olan kişi bu konuda bilinçsizse kendisini koşullandırma altında çok enerjik hissedip, aralıksız çalışmaya devam edebilir; yeterlinin ne demek olduğunu bilmediğinden yorgunluğa meydan okumaya çalışabilir. Onda olmayan sadece ödünç aldığı aşırı pompalanan enerjiyi sistemi tolere edemeyeceğinden bir süre sonra sinir bozukluğu yaşayabilir ya da hasta olabilir. Sınır koyamadığı için çok hevesli olabilir ve hayır diyemeyebilir. Bu kişilerin bilgeliği, dinlenmeyi bilmeleri ve enerjilerini ne için kullanacaklarını iyi seçmeleridir.

Benim vücut haritamda da sakral merkezi tanımsız, hatta tamamen açıktır.    Evdeki ayak işlerini yapıyor olmak ya da çalışma saatlerini sınırlayamamak eskiden büyük sorunumdu. “yeterli” ile ilgili koşullandırmam üzerine yıllardır çalışıyorum ve benim zaafım olduğunu bildiğimden daha özenli hareket ediyorum. 

Sınır koyma konusundaki hatalarımla da teker teker yüzleştim. Bir Manifestör olarak girişimci ve gerçekleştirici özelliklerim çocukluk yıllarımdan itibaren çevrem ve dış koşullar nedeniyle baskılandığından, kendimi korumak için pasifleşmeyi seçmiş ve kendimi ileri gitmemek, girişimde bulunmamak için sınırlar çizmişim. İçim kıpır kıpır olsa da, can atsam da bazı şeyleri yapmak için beni frenleyen bir mekanizma sürekli aktifti, zihnim… Bir Manifestörün en son isteyeceği şey kontrol edilmek ve işine karışılmasıdır. Başkalarının karışmasındansa, yapmamayı tercih etmişim. Aslında sınır koymak: istediğin bir şeyi yapmayarak başkalarının sana karışmamasını sağlamak değil; istediğin şeyi yaparken kimseyi sana karışacak kadar kendine yaklaştırmamak ya da istemediğin şey için “hayır” diyebilmektir. İşte bunu öğrendim artık J

Profili 3/5 olan bir Manifestör için bu ne demek bilemezsiniz, her halde dünyadaki en girişimci birleşime sahip bir insanın sadece beklemesi ve durması… hayat gerçekten çok komik.

Sakral merkezinin tamamen açık olması bu konularda zihin oyunlarına neden olurken, bazı ünlü sakralı tamamen açık olan Osho, Krishnamurti ve Ra Uru Hu gibi “biz kimiz, neden varız” gibi sorulara ve OL’manın ne demek olduğu ile ilgili öngörüler de verir. İyi ve kötü göreceli kavramlar olup, aslında hep bir aradadırlar.

Bu bir örnek, bu konu da birçok insanın sorunu olmayabilir ya da sorunmuş gibi görmeyebilir ama benim için önemli, çünkü bilgelik kazanacağım hayat derslerimden biri, ayrıca beni baya zorladı da. İnsanlığın %70’inde öz değer ya da irade konusunda açıklıkları varken, bense bu konuda rahatım…

Demek istediğim şu ki: her yerden bilgi akışı var, farklı farklı yöntemler var ama herkesin dersi farklı. Motivasyon eğitimleri ya da seminerleri çoğu kişi için işe yaramayacakken, o eğitimden bu eğitime koşuşturmaları çok anlamsızdır. Güçlü bir benlik duygusu olanların da egolarını sağlıklı kullanmayı öğrenmek yerine onu baskılamaya çalışması da çok anlamsızdır, işe yaramaz hatta geri teper.

İlk önce hayat dersinin ne olduğunu öğrenmek ve sonra o derse çalışmak hayatı kolaylaştıracaktır.

Sınav matematiktenken, tarih çalışmak bizim yaptığımız en büyük hata ve zaman kaybıdır…  

İletişim için: arslaneb@gmail.com

20 Ocak 2015 Salı

HIZ MI? YAŞAMAK MI?


Dünyanın çok hızla ilerlediği, kaybedecek zamanın olmadığı ve onun hızına yetişemezsek yarışta geri kalınacağı düşüncelerinin hakim olduğu bir süreçten geçiyoruz.  Aslında bu empoze ediliyor, dayatılıyor. İletişim, ulaşım, yemek her şey o kadar hızlandı ki, ben şimdi yapmazsam yapacak başka birisini bulacaklar diyerek ya da hiçbir şeyden geri kalmamak için koşuşturma halinde toplum. 

Bu yetişme telaşı başladıktan sonra stres ve depresyonda insanların hayatına girdi. “Mail'e hemen cevap vermeliyim”, “bir an önce anlaşmayı imzalamalıyız”, “teslimatı hemen yapmam gerekiyor" , her şey çok hızlı, “3 gün tatil var hemen bir yerlere gitmeliyim”…

Doğanın bazı kuralları var ve insanların da bazı kuralları var. Bir yolda ilerlerken yanınızdaki denizin manzarasının keyfini çıkarmak için ya durursunuz ya da hızınızı azaltırsınız değil mi? Hızla geçerken ise sadece mavi bir duvar görmüş olursunuz… Hayat da aynen öyle, hızla yenilen yemekler, sırf yaptık demek için seyredilen filmler, tatiller, ailecek yapılan programlar… hepsi bir şeylerin arasına kısa sürelerle sıkıştırılıyor… bir bakıyorsunuz çocuklar büyümüş ve hatırladıklarınız sadece resimlerde olanlar, çünkü tek yaptığınız resim çektirmek olmuş o sırada… yıllar sonra geçmişe baktığınızda sadece o mavi duvarı hatırlıyorsunuz… işe gittim, eve geldim, evlendim, tatile şuralara gittim vs vs...

İçinde duygu yok, o sırada yaşadıklarınızın hayatınıza ve size kattığı şeylerin hiçbiri yok. Sürekli bir şeylerle meşgul olmuşsunuz ama hiçbirinden tatmin olamadığınız için hep arayışta olmuşsunuz, Anın, olayın ve iletişimin içine bir türlü girememişsiniz. Aslında sadece bir ölüydünüz, nefes alan koşturan ama bunlar dışında canlılık belirtisi göstermeyen birer ölü. 

İşin içinde hissetmek, tadını çıkarmak, içine sindirmek yoksa o hayat gerçekten boşa yaşanmış bir hayattır. Sırf ders arasındaki teneffüs dakikalarında topla oynamak gibi beş dakika vaktiniz olduğunu biliyorsunuz ve hızlıca oynuyorsunuz. Ne maç yapmanın keyfine varıyorsunuz, ne kaslarınız doğru düzgün çalışıyor ne de sırtınızdan ter akıyor… sonradan teneffüslerde nasılda oynardık dersiniz ama hatırladığınız sadece oynadığınızdır. “Hani şu maçta sizi nasılda yenmiştik, o başıma çarpan top canımı ne yakmıştı ya” diyeceğiniz anılardan yoksun olur. Yapılmak için anlık değişiklik için yapılan şeylerdir.

Dünya hızla ilerlemiyor ki, dünyanın dönüş hızı değişti mi? Kalp atış hızımızda bir değişme oldu mu? Son dönemde insanlık evrim mi geçirdi? Hayatın hızında hiçbir değişiklik olmadı, sadece bize dayatıldı. Teknolojik gelişmeler bizim doğamızı değiştirmedi. Bu her şekilde bize empoze edildi ve bize karşı bir silah olarak kullanılarak daha çok köleleştirildik. İnsanlığa dayatılan her şey onun için zararlıdır. Bu büyük reklam kampanyalarıyla da olsa, dini baskılarla da olsa, siyasi görüşle de olsa, iş ve mahalle baskısı ile de olsa… doğru olan bir şeyi kimse zorlamaz, doğal akış zaten insanlığı oraya götürür.

Bazı şeyler, hızı asla kabul edemez… nasıl ki çayın bir demlenme süresi varsa bizimde hayatımızın belirli bir hızı var. Kişisel gelişim ve dönüşümün de kendi içinde süreçleri vardır o da bir anda olamaz ve onu hızlandırmak isteyenler iki arada sıkışıp kalanlar olarak hayatlarına devam ediyorlar… Süreçleri “sorun” olarak görenlerin ise bu kendi sorunu, aslında onlar sadece dünyanın oyununa gelmişlerdir. 

Yavaşlayın… yaşadığınızı hissedin, nefesinizi takip edin, düşüncelerinizi takip edin, doğanın nasıl bir düzen içinde işlediğini takip edin, dışarı çıkıp derin bir nefes alın… yaşadığınızı tekrar hissedin ve hep canlı kalmak için çalışın.

İyi söylüyorsun da bu dönemde çok zor diyenlere gelsin… gerçekten isteyen bir yolunu bulur…


20 Aralık 2014 Cumartesi

Kayıp Ruhlar Sisi



Yolda yürürken yanımdan geçip giden insanların yüzlerine, duruşlarına bakıyorum da durumlar fena. Herkes bir koşuşturma halinde, suratlar asık, kaşlar çatık, bakışlar öfkeli ya da bezgin, omuzlar öne doğru kapanmış ve düşük... Bunlar endişe ve korku kaynaklı mı? Hayatlarından hiçbir keyif almadıklarından mı? Yoksa hepsinin temelde aynı ama başka başka gibi gözüken nedenlerden mi bu haldeler? İlkokul cağındaki çocuklar bile artık neşelerini kaybettiler. Herkes öyle yoğun koşullandırma altında ki onun altında eziliyor. Herkes kendini unuttu, başkalarının dayattığı şeyleri yapmak için çalışıyor. Buradaki en önemli olgu herkesin kendi gücünü bıraktığı ve dışarıya teslim olduğudur.


Avatar Korra’nın ikinci sezonunda ruhlar dünyasında kayıp ruhlar sisi vardı ve insanlar için ruh hapishaneydi. Bu hapishanenin duvarları yoktu. Orada en büyük korkularınızın esiri oluyorsunuz. Kendinizde olmadığınızdan sisle çevrili olan alandan kaçamıyorsunuz. Kaçabileceğinizin farkında bile olamıyorsunuz.  Tenzin karakteri, Avatar Aang’in oğlu olarak onu temsil edememe, onun gibi olamama ve babasını hayal kırıklığına uğratma korkusuna, beklentilere, kendisi için yarattığı kimliğe daha fazla tutsak olmak üzereyken aslında onun babası gibi olmaması gerektiğini fark etti. “Ben Tenzin’im” diyerek kendini buldu. Ayrımı gerçekleştirdi, sisler tamamen dağıldı ve yolunu bulup hapishaneden çıkabildi. 


Düşünce kalıplarımız bizi nasıl tutsak ediyor, nasıl onlara sıkı sıkaya bağlanıyoruz, tutunuyoruz. Hapis edilmiş gibiyiz. Tutsağız evet düşüncelerin, bu ya başkaları ile ilgili düşüncelerimiz olabilir ya kendimize edinmeye çalıştığımız kimlik, korkularımız ya da başkalarının beklentileri. Peki, ama biz bunlar mıyız gerçekten, kendimize bunu yaptığımıza değiyor mu? Bize ne katıyor bunlar, ne işe yarıyor, faydası var mı? Tutsak olduğumuzun ne kadar farkındayız? Duvarların gerçekte olmadığını, onları bizim ördüğümüzü ve sadece bizim yıkabileceğimizi, duvarların ötesi olduğunun farkında mıyız?

Biz hayatı anlamaya çalışırken onu yaşamayı unutuyoruz. Önümüze başkaları tarafından koyulan hedefler var ve onlara ulaşmak tek amacımız. Peki ya yaşamak, peki ya yaşama coşkusu, peki ya ne için geldik bu dünyaya? Hayat bir ev almak, bir araba almak, tatile gitmek, çocuğunu özel okula göndermek için çalışmaktan mı ibaret. Hayata neden geldik sizce? Acaba kendimizi tanımak, yaşamak, anlamak, kabul etmek, sevmek, bolluk ve bereketi fark etmek tabiki bunlarla birlikte gelecek olan yaşam coşkusunu tatmak için olmasın sakın.

Hayatın gizemi ile ilgili ilk önce anlaşılması gereken şey şu: kendi sistemimiz nasıl çalışıyor? Nasıl karar vermek bizim için doğru? Hayatımıza coşkuyu nasıl getiririz? Bu hapishaneden nasıl çıkabiliriz?