arınmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arınmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Çocukluğumuza Bir İnelim…

 “30 yaşına kadar hayatım hep beklemekle geçmiş, birileri benim için bir şeyler yapacak, sunacak diye sadece beklemiştim ve bana “ne istiyorsan onu yapabilecek gücün var, sadece bilgi ver ve yap, sana bir şeylerin sunulmasını bekliyorsan yaşam seni cezalandıracak ve sana hiçbir şey gelmeyecek” denildi… En temel şeydi bu hayatımdaki beklemek ve evet bana hiçbir zaman bir şey sunulmadı, onun için vasat, sorunlu ve sinir harbi içinde geçen bir hayatım oldu. İnsanın kendisinden 180 derece farklı bir hayatı yaşaması o kadar ilginçti ki…  Benim web sitemde kendimi anlattığım sayfadaki yazımdan alıntı. Bir insanın aslında kendi yolundan nasıl çıktığının ve bambaşka bir hayatın içinde kendini bulmasının örneğidir… 

Bu resimdeki kollarından sıkıca tutulup, kımıldamaması sağlanan çocuk benim… Fotoğrafta benim de olmam için babam "Ebru’yu tutun" dediğinden, ablam ve kuzenim beni sıkıca tutuyorlar. Bu kayıt altına alınmış tek bir kare… Bir Manifestör çocuk bunları çok yaşar. Sadece çocukluğunda değil, tüm hayatı boyunca yaşar… Ra’nın bir sözü vardı “Manifestörlere herkes tasma takmak ister, çünkü ne zaman ne yapacaklarını kimse kestiremez”… işte bu durdurulma ve kontrol hali ise bizim doğamıza aykırı bir durum… bu bizleri öfkeli ve çekilmez kılan…

Bir manifestör çocuk bir şeyi yapmayı öğrendiği anda her şeyi kendisi yapmaya başlar… çok sabahlar hatırlarım evde herkes uyurken kapıyı açıp dışarıya oyun oynamaya gittiğimi… ablam anlatır, sürekli ortalıktan kaybolduğumu, mahallede aradıklarını ve beni kendi kendime oyun oynarken bulduklarını…  3 yaşındayken bir yaz akşamı annem çamaşır yıkıyordu ve sahile gidebilmek için önce çamaşırın bitmesi gerekiyordu, bana öyle söylenmişti. Annem makinenin başından uzaklaştığında sırf işler aksamasın diye makineye uzanıp, içinden çamaşır alıp, merdanede sıktırmaya çalıştığımı ve o sırada kolumu da merdaneye sıktırdığımı hatırlarım… bileğimdeki izi de her zaman hatırlamama neden olur ama bunlar bir Manifestör çocuğun yaramazlığı değildir. Yapabileceğini bilir, bu sahile gitmeyi gerçekleştirmek için yapılacak bir eylemdir. Manifestör çocuk ile ailesi arasında izin istemeye dayanan bir iletişim olmalı…  Her zaman manifestör çocuğun yapmak istediği güvenli olmaya bilir :)

Diğer tiplerdeki çocuklara istemeleri, atılmaları, girişimci olmaları öğretilirken, hatta yetiştiriliş tarzı bu iken doğal yapısı bu olan tek tipteki çocuklar ise durdurulur, yapmasına izin verilmez. Hatta ondan ne yapması söylenilene kadar beklemeleri öğretilir, tasması takılır boynuna ve yoğun bir ceza programı uygulanır… Benim için ceza programı ya da şiddet uygulanmasa bile ciddi derece üzerimde baskı vardı ve korkutulmuştum. Bana söylenmeden bir şey yaparsam başımın belaya gireceğini ve söz dinlemenin daha güvenilir olduğunu çözmüştüm, şartları çok zorlamamıştım… Bütün bunlardan dolayı da insanların benim için ne dedikleri ne düşündükleri önemliydi çünkü ucunda cezalandırılmak olabilirdi… Zamanla Manifestör çocuk ya sadece bekleyen bir hal alır ya da tüm bu sınırlamalara karşı baş kaldırıp, asi, sürekli öfke kusan bir hal alır… ben pasif-agresif olmayı seçmişim.

Ortaokulda, Türkçe dersi için beklerken öğretmenimiz elindeki cetvelle tahtaya vurdu ve sınıfı susturdu,  herkesi ayağa kaldırdı ve tek tek cetvelle ellere vurmaya başladı. Sıra bana geldiğinde beni yerime oturttu ve benden sonraki arkadaşımla devam etti. Benim haricimde herkes cetvelden nasibini aldı… Öğretmenimiz güzel bir konuşma yaptı. Bütün sınıfı beş dakika boyunca izlediğini sınıfta herkesin ayakta olduğunu, gülenlerin, şakalaşanların, bağıranların olduğunu, sadece benim önümdeki kitapla ilgilendiğimi söyledi… doğruydu sadece ben sakince oturmuş ve kitaptan bir şeyler okuyordum… Bu aslında otorite altında ezilmeye başlayıp, artık başım daha fazla belaya girmesin şeklinde düşünce yapısına kapılan, kendinden vazgeçen Ebru’nun geldiği durumdu…

Ama asıl cezalandırılmanın beklediğim zaman olduğunu çok sonraları anladım… Yapısal olarak kapalı  aura içine nasıl olurda soruları, fırsatları alabilirdim; nasıl olurda bir Jeneratör gibi fırsatlar benim ayağıma gelebilir ki… beklediğim için asıl cezalandırılıyordum, çünkü bana hiçbir şey gelmiyordu… hayattan ve gelecekten istemekten, hedeflemekten, gerçekleştirmekten vazgeçmiştim ve sadece birisi istesin ya da ne yapacağımı söylesin diye bekliyordum… Sonunda 30 yaşıma doğru gelirken bu cezalandırılma dayanılmaz boyutlara ulaştı ve “artık yeter” diye bağırıp cezalardan korunmak için çevremde oluşturduğum kabuğumu kırmaya karar verdim…

Bir Jeneratöre, Projektöre beklemesi gerektiğini, auralarının çalışma şeklinin böyle olduğunu söylediğimizde bunun çok zor olduğunu söylerler, çünkü onlar çocukluklarından itibaren ileri atılmayı, istemeyi, girişimde bulunmaya alıştırıldılar ve onlara gelmesini beklemek doğal halleri olmasına rağmen, zihin (nefs) için bu durumu öze karşı kullanmak çok daha kolaydır. Artık alışkanlık haline gelmiş olan öne atılma hali zihinle pekişmiş ve doğal hallerini yaşamak zorlaşmıştır. Benim için ise beklemek dünyanın en kolay eylemiydi. Zihin o konuda o kadar rahattı ki yıllarca bekleyebilirdim, benim için de istediğin şeyi yapmak, atılmak çok zordu…

Yukarıdaki resmi anlatırken babamdan, ablamdan, kuzenimden bahsettim ve kimsenin bir suçu olmadığının özellikle altını çizmek isterim… İsterseniz buna karma deyin ya da başka bir şey ama ben zaten dünyaya bunu yaşamak için geldim, ailem olmasaydı okulda olacaktı, belki aile büyükleri olacaktı, belki büyük trajik olaylar beni aynı konuma getirecekti… sonuç olarak ben bir şekilde yine koşullandırmalar altında kalacaktım… Onun için önemli olan suçluyu bulmak değil, kendini bulmak…

“Ben ilk aşamalarda çok zorlandım; eski alışkanlıklara, eski çevrenizin sizi tanıyış şekline ve eski seni istiyoruz baskılarına karşı koymak çok kolay bir şey değildi… Farklılığını yaşamak, homojen düzenin dışına çıkmak, koşullandırmalardan sıyrılmak, kendini yaşamak; çalışma istiyor, azim istiyor, dirayet istiyor. İşte bu DÖNÜŞÜM sürecine hazır olanların elinden tutmak ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya karar verdim. Bu dünyadaki en güzel şey ve en doyum verici şey, kendini yaşamak, kendini sevmek; işte bu her şeye değer. “  yine kendimi anlattığım yazımı böyle bitirmiştim…

Sadece tip değil, diğer bütün potansiyel zihin oyunlarının temelleri çocuklukta atılıyor. Strateji ve Otoritesini unutan bir çocuk, ruhu ile bağlantısını kaybetmiştir, bütün hayat yolu değişmiştir. Onu tekrar yoluna sokması gerekir... Evet kolay değil ama imkansız da değil… Yapılabiliyor…

Her çocuk kendi Strateji ve Otoritesinde uzman olarak doğar ve zamanla bu ellerinden alınır… Eğer ki aklınızda “ama bir yerlere gelebilmesi için bütün dayatmaları yapması gerekir, onu herkes gibi yetiştirmezsek ezilir, geri kalır” gibi şeyler düşünüyorsanız dünyaya bakışınızı yeniden gözden geçirmek zorundasınız demektir… çocukları kendilerinden uzaklaştırarak zorunluluklar içinde yetiştirmeye çalıştığınız her an onun hayatından çaldığınızı sakın unutmayın…

Çocuklarınızı koruyabilmek için yapabilecek en önemli şey, çocuğun doğal Strateji ve Otoritesini unutmasına engel olmaktır, onu kendisi olarak büyümesine izin vermektir… Belki bale yapamıyor olacak, belki sizden farklı yapısı olacak, belki dışarıdan sizin istemediğiniz bir çocuk profili çizecek ama o bütün hayatı boyunca sağlıklı ve mutlu olacaktır… çünkü kendi olacaktır… bu sayede her zaman ayakları üzerinde duran, kendini ve ne istediğini bilen bir birey olacaktır.


İletişim için: arslaneb@gmail.com


9 Haziran 2016 Perşembe

Re-aksiyon: Tekrar Eden Eylemler ve Kısır Döngüler


Doğduğumuz anda ÖZ halimiz belirlenip mühürlenir ama aynı zamanda tüm koşullandırmaların da etkisi başlar. Bebeğin ilk koşullandırmaları annesiyle,  daha sonra tüm aile ve çevresiyle olan aurasal etkileşimle başlar ve yavaş yavaş artık öz halinden uzaklaşır. İlk yedi yıl bu koşullandırmalar onun bütün kısır döngülerini, bütün refleks tepkilerini, bütün davranış kalıplarını oluşturur…

Bu ilk yıllarda etkisinde kaldığımız koşullandırmalara uygun hayatlar seçeriz… Haritamızdaki açıklıklarımız buna neden olur. Zihin o konuda çok hassastır ve doğru karar verme yolu elinden alınan çocuk, zihnin bu oyunlarına bir refleks geliştirir… 

Aksiyon kelimesi TDK’da “Bir kuvvetin, maddi bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması; eylem” anlamına geliyor. Reaksiyon ise “tepki” anlamına geliyor. Aksiyon-reaksiyon, etki-tepki demektir. Başka şekilde bakıldığında ise Re-aksiyon, eylemin tekrarı anlamına geliyor. 

Re-aksiyonu örneklerle açıklamak gerekirse Solar Plexusu (SP, duygular) tanımsız olan bir çocuk, SP tanımlı olan annesinin duygusal dalgasını zamanla kendi dalgası zanneder ve o dalgada kaybolmaya başlar.  Üç yaşında söylediği bir söze, annesi duygusal dalgasında dipte olması nedeniyle öyle bir patlar ki çocuk kendini suçlar. Zamanla yaşadığı bu olay üzerine tekrar eden eylem olarak artık gerçekleri söylemekten kaçınan bir hal alır… Genel Re-aksiyonu başkasını üzmemek, kızdırmamak için gerçeklerden kaçmayı tercih etmek olur… Bu bir reaksiyondur, çünkü söylemesi gereken yerde bile söylemiyordur.

Kalp merkezi tanımlı bir baba, oğlunun verdiği bir sözü tutmaması üzerine, ona iradeli olması ve verdiği sözleri tutması konusunda öyle bir baskı yapmıştır ki; kalp merkezi açık olan çocuk kendini kanıtlamak için bütün hayatı boyunca çok büyük sözlerin altında ezilmeye mahkum kalır. Her söz veriyor musun sorusuna tutamayacağını bilse de “evet” der…

Bunlar artık kısır döngüler şeklindedir çünkü ailesine benzeyen özellikleri olan insanlara aurasal olarak çekilirler, bir şekilde hayatlarının parçası yaparlar. Her re-aksiyon gösterdikleri durumda ise hayat sadece tekrar eder…

Aurasal etkileşimde bu açıklarımızı tamamlayan insanlara çekildiğimiz bir gerçek. Bunu değiştirmek imkansız olsa da  re-aksiyonları aksiyonla değiştirmek mümkün…

İnsan ilişkilerinde kısır döngüler vardır ve onları  kırmak için bazen tam ters davranılır… “ hayır bu sefer benim istediğim gibi olacak” denir ve yine hiçbir şey değişmez… işte bu da kısır döngüdür. 

Bir filmde görürsünüz ya da yakın bir arkadaşınız tam tersini yaptığında her şeyin çok farklı olduğunu görmüşsünüzdür ama sizde işe yaramaz. 

Zihin derki “hadi birde bunu deneyelim, bu sefer her şey değişecek” ama bu da bir tepkidir, bir re-aksiyondur; bir arayıştır ama yaşayış değildir… 

Zamanlamayı genelde tutturamazsınız ve yine aynı şey ile sonuçlanır, kocaman bir hüsran, kocaman bir başarısızlıkla… Re-aksiyondan kaçmak bu şekilde olmaz; tam tersi şekilde davranmak değildir, örnek almak değildir, aslında doğru zamanda doğru şekilde davranmaktır…

Strateji ve Otoritesi ile hareket ettiğimizde, o an ruhumuzla olan iletişimimizle her şey yeniden şekilleniyor… 

Solar Plexus'u tanımsız olan bir kişi doğru zamanda gerçekleri konuşma fırsatı bulabiliyor ya da kalbi tanımlı bir kişi söz vermeden ondan istenilen şeyi onun için uygun ise gerçekleştirebiliyor. Doğru kararlarla hayat aslında tekrarsız ve eşsiz hale geliyor…

An'da yaşama denilen şey aslında bu; çünkü her re-aksiyon ilk yedi yılın tekrarı oluyor. Orada hissedilen duyguların, öğrenilen kalıpların birer tekrarı; ne şimdiki zaman oluyor ne de gelecek, hayat sadece geçmişten ibaret oluyor çünkü hep tekrar içinde oluyoruz…

Dünyaya aynı şeyleri yaşamak için gelmedik. Ruhumuz farklı deneyimler istediği, değişim ve gelişim istediği için bu derece sıkılıyoruz hayattan, bu derece tekrardan bunalıyoruz…

Strateji ve Otorite ile yaşamak ise anda kalmamıza neden oluyor; koşullara, insanlara ya da gezegen transitlerine göre değil kendi ruhunuzla o an kurduğunuz bağlantı ile o anı yaşıyorsunuz… Otoritesi duygusal olanlar, “bizim otoritemiz anlık değil ki” diyebilirler ama onlarınki de anlık. Zaman kavramı çok göreceli ve sizler için “an” duygusal dalganızın kendini tamamlaması demek;  anda kalmak dalganızı takip etmek demektir…

Hareketleriniz, kararlarınız tahmin edilemez olsun. Bize anlatılan bir durumda, izlediğimiz bir filmde ya da okuduğumuz bir kitapta geçen olay için “ben olsam asla böyle yapamam”, “çok kızardım”, “terk ederdim”, “kaldıramazdım” gibi tepkiler veririz, kendimizi hemen o konuma sokarız. Sizin başınıza geldiğinde ne yapacak olduğunuzu biliyor olmanız bir aksiyon mudur, re-aksiyon mudur? 

Önceden aldığımız tüm koşullandırmalarla oluşan reaksiyonlarımızdan dolayı daha yaşamadan kendimiz zannettiğimiz zihnimiz kararı tahmin ediyor… Tahmin edilemezden kastedilen dışarıya karşı gizemli olun, ters köşe davranışlarınız, kararlarınız olsun demek değil, kendi zihniniz bunu bilemesin demektir. Strateji ve Otorite bunun için önemli, çünkü çıkan karar tahmininizden büyük olasılıkla çok farklı olacaktır… Arınmanın ilk dönemlerinin zorluğu da bundandır…

Zihin kendi istediğinin olması için oradan oraya sürükler bizi ama kararın sonucu hiç değişmez: tatminsizlik, öfke, hayal kırıklığı… Olduğumuz yeri bilebilen tek şey ruhunuz, büyük haritayı, hangi yönün daha heyecanlı olduğunu o görebiliyor… Onunla bağlantı kurmadan verilen her karar sizi aynı sonuca götürür: tekrar eden sıkışmışlığa, bıkkınlığa, yorgunluğa… Oysaki hayatın en büyük amacı neşeyi, coşkuyu yaşamak ve sevmektir...

İletişim için: arslaneb@gmail.com