12 Temmuz 2016 Salı

Dönüşüm Başlasın Nasıl Çalışır?



Genellikle insanlar Human Design analizinden sonra bir süre “Ben Jeneratör’müşüm, beklemem gerekiyormuş”, “şöyle bir kanalım varmış; böyle bir özelliğim olduğunun hiç farkında değildim“ şeklinde düşünürler ve konuşurlar… bir kitap alıp ya da internetten biraz daha araştırmayı tercih de edebilirler, yakınlarının haritalarını çıkartıp onlara bir göz atarlar… ama bu durumun etkisi birkaç haftayı geçmez, arada söylenen sözler, yaşanan olaylarda akıllarına gelse de sadece bilgi olarak kalır…

Analiz, çözümleme demektir ama bu çözümlemenin bir de hayata geçirilme aşaması vardır… Bütün o özelliklerin doğru ve yanlış kullanımlarını bilmek, fark etmek ve doğru hali ile kullanmak vardır. Evet, bir Jeneratörsünüzdür ama sürekli insanlara soru soranın siz olduğunuzun farkında değilsinizdir… İnsanların ihtiyaçlarına karşı hassas bir yapınız vardır ama yanlış kullanımla, siz artık insanların size ihtiyaç duymasına ihtiyaç duyan bir hal almış olabilirsiniz… Peki, sadece bir analizle bunu nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz… Zihin sizi yine aynı oyuna düşürürken sadece iki saatlik analizi hatırlayıp kendinizi bu oyuna düşmekten nasıl alı koyacaksınız… Biraz zor gözüküyor değil mi?

Tanrılar Okulu kitabının kapağından şöyle yazar: Hayatınızı zorbaca denetim altında tutan eski düşünme biçimlerini, köhne fikirleri, önyargıları ve boş inançları ve uzlaşmaları terk etmek için bir yönteme, bir sisteme, bir kaçış planına ihtiyaç vardır. Bir Okul’a ihtiyaç vardır. Kimse bunu tek başına başaramaz. İnsanın bunu daha önceden yaşamış ve üstesinden gelmiş bir kişiyle karşılaşması gerekiyor ve bu kişi, dünyanın kendisini uyutarak dayatma yoluyla anlattığı öyküsünden, ruhunu hapsettiği karanlıktan ve boğucu yasalardan kaçabilmeyi başarmış bir kişi olmalıdır.

İnsanın yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul ettiği inanç sistemini de değiştirmesi gerekmektedir. Kavgacı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp atması şarttır. 

Benim yapmak istediğimi çok net bir şekilde anlatan bir yazıdır. Web sitesi için yazıları hazırlarken, birden bire kitap elime geçti ve bu yazı gözüme çarptı; Dönüşüm Başlasın Programını anlatırken kullanmaya karar verdim…

Dönüşüm işleri çok ciddi konulardır ve insanlar genellikle içine bir dalıp sonra uzaklaşmayı seçerler… Ciddi bir konu olması olaya resmiyet katmayı gerektirmez. Bu resmiyet, belirli hareketlerden ya da belirli beklentilerden gelir… Ben daha samimi olunması gerektiğine biraz daha arkadaş, abla-kardeş ilişkisi gibi samimi bir ilişki içinde olunması gerektiğine inanırım… ciddiyetten kasılmış, resmiyet içinde dağılmış konuşmaların nasıl olurda bir etkisi olabilir… İnsanlar kendilerini açamadıktan sonra konuşmanın ne kadar anlamı olabilir, çalışmalar nasıl ilerleyebilir…

Görüşmelerimi genellikle sessiz bir kafede yaparım, Moda'daki çay bahçesi de mükemmeldir… “Ama kalabalık içinde ya da kafede sesler olur, garson gelir gider, müzik çalar, dikkat dağılır” diye düşünülür çünkü bu işlerin ofis ortamında olması zorunluluğu bir şekilde herkese empoze edildi… ofis dekorasyonu renkli ama sade olacak, mutlaka melek figürleri de olacak...

Aslında hiçte öyle olmuyor; sessiz, çok yoğun trafiği olmayan yerler var ve genelde insanlar bu tarz yerlerde daha samimi ve daha rahat ediyorlar… siz arkadaşınızla dertleşirken ortamdaki seslerden ne derece rahatsız oluyorsunuz… Bu aslında samimiyet için çok iyi bir ortam yaratmakta. Tabi daha önceden oluşmuş belirli görüşme ve seans odası şartlarının anlamsızlığını görene kadar… Madem bütün eski kalıpları yıkmaya başlıyoruz, bu kalıptan başlayalım…

Tabiki başta alışma süreci oluyor, insanların arkadaşlarına alışma süreci olduğu gibi... eski arkadaşlarıma nasıl pat diye bir şeyleri söylüyorsam, bazen sert, bazen şeker gibi oluyorsam Dönüşüm Başlasın görüşmelerinde de kendimi kısıtlamıyorum… Konuştukça, dertleştikçe artık geçmişteki yaşananların zannettiğimizden daha farklı olduğunu görmeye ve aslında yaşanılan acı, suçluluk ya da kurban gibi hissetmenin nasıl farklı şeyler olduğunu anlamaya başlıyoruz. Benzer şeyleri yaşayanları gördükçe, duydukça cesaret geliyor ve bu yolda devam etme isteği oluşuyor…

Zihin öyle oyunlar oynuyor ki tekrar tekrar aynı tuzaklara düştüğünüzü fark ettiğinizde bazen iş işten geçmiş oluyor ve  tüm dönüşüm sürecinden vazgeçiyorsunuz… Dışarıdan “birde bu açıdan bak, bu konuda açıklığın vardı acaba bunun etkisi ile bu şekilde düşünüyor olabilir misin?” diyecek birisine ihtiyaç oluyor… Sizi orada tutacak kendinizi affetmeyi öğretecek, bunu herkesin yaşadığını hatırlatacak biri gerekiyor… galiba bu kişilerden biri de benim…

Ben bu süreçten geçtim, kendi dönüşüm sürecimi başlattım… yedi yılın nasıl geçtiğini… nerelerde hangi tuzakların olduğunu, nerelerde insanların en çok pes etmeye eğilimli olduğunu, zihnin nasıl acımasızca bizi kendi yolunda ilerletmek için yaptığı oyunlarını biliyorum… Bu dünyada her şeyin olabileceğini görüp, kabul edip, yargılamadan dinleyebilmeyi öğrendim...

Elimizde bir sistem var, Human Design Sistemi…  bize kim olduğumuzu ve aynı zamanda kim olmadığımızı da söyleyen bir sistem… bize bir harita sunan ve nasıl kararlar almamız gerektiğini bize söyleyen bir sistem. Aslında tam da Tanrılar Okulunda söylenen sistem

Dönüşüm Başlasın bir yöntemdir, Human Design vücut haritanız üzerinden kişinin hayata bakışı, geçmişi ve yapmak istedikleri üzerine çalışmaktır… Dönüşüme giderken yol arkadaşlığı yapmak, destek olmak ve yolda tutmaya çalışmaktır… Bu genelde açıkça konuşmak ve gerekli uygulamalarla alışkanlıkları kırmak üzerinedir. Herkesin hassasiyetleri vardır ve bizim bunlara saygı duymamız gerekir ama bazen oralarda dolanmak ve orayı biraz daha hassaslaştırarak artık incinmez konuma gelmesine yardımcı olmak da gerekir… Bazen dost acı söyler durumu, bazen sırtınızı sıvazlayan bir profesyonel, bazen de birlikte neşelenecek, sıkıntı dağıtacak bir arkadaş… duruma, yere, şartlara göre belirlenen kişinin kendisine uyum sağlayacak bir yöntem… herkesin eşsiz yapısı olduğunu kabul ederken herkese aynı yöntem uygulanamaz değil mi?

Sadece analiz ile yetinip, üzerine hiç çalışmayıp, Strateji ve Otoritenizi kullanarak ruhunuzla bağlantı kurmayı öğrenemedikten sonra hiçbir ilerleme sağlanamaz… Dönüşüm Başlasın yöntem olarak, hayatın içine bütün bu bilgileri yerleştirmenizi ve kendiniz olma yolunda sapmadan ilerlemenizi hedefler…

Dönüşümden bu derece korkmayın, neden hayatınız bu hale geldi, neden kendinizi sıkışmış ya da boşluk duygusu içinde hissediyorsunuz, neden bir arayışa girme ihtiyacı hissettiniz? Bırakmayın burada, devam edin…

Bazen insanlar bilgi alıyorlar, çok heyecanlanıyorlar sonra devamını getiremiyorlar… kendileri ile yüzleşmekten kaçtıkları için bahaneler yaratıyorlar… maddi sıkıntı, işlerin yoğunluğu, sağlık sorunları vs… hepsinin bahane olduğunu biliyoruz, buna cesaret edemediklerinden belki sadece sözel olarak kullanıyorlar belki de fiziki düzlemde yaratıyorlar… maddi sıkıntısı olan yaz tatili için para bulurken ya da perdelerini değiştirecek maddi gücü bulurken kendisi ve geri kalan hayatını ilgilendiren bir konu için bulamıyorlar… iş yoğunluğundan yakınan birisinin ise hafta sonları hiç yerinde oturmadığını görüyoruz…

Bunu kimse için yapmıyorsunuz sadece kendiniz için yapıyorsunuz… kendinizden kaçarken kendiniz için ne yapabilirsiniz ki… perdenizi çok beğenebilirler ama her akşam sizin sıkıntılı halinize iyi gelmeyecektir; tatil, mola iyidir ama hayata bakışınız, yaşamınıza bakışınız, kendinizi yaşayışınız değişmediği sürece etkisi bir haftadan fazla devam etmeyecektir, enerjiniz ve moraliniz yine eski seviyelerine inecektir…

Bırakın artık kendinizi kandırmayı… Cesaretinizi toplayın ve bir yerden başlayın dönüşüme… Kendinize zaman ayırın, kendinize para ayırın, kendi mutluluğunuz ve çevrenize saçacağınız ışık için kendinize yatırım yapın… Önceliğinizi kendinizden çok dışarıya ve diğerlerine vermeye devam ettikçe hayatta hiç ilerleyemezsiniz, eski kısır döngünün içinde döner durursunuz… kafesin içinde dönen fare gibi sürekli dönersiniz, sadece kafesin rengi değişir siz aynı kalırsınız…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Çocukluğumuza Bir İnelim…

 “30 yaşına kadar hayatım hep beklemekle geçmiş, birileri benim için bir şeyler yapacak, sunacak diye sadece beklemiştim ve bana “ne istiyorsan onu yapabilecek gücün var, sadece bilgi ver ve yap, sana bir şeylerin sunulmasını bekliyorsan yaşam seni cezalandıracak ve sana hiçbir şey gelmeyecek” denildi… En temel şeydi bu hayatımdaki beklemek ve evet bana hiçbir zaman bir şey sunulmadı, onun için vasat, sorunlu ve sinir harbi içinde geçen bir hayatım oldu. İnsanın kendisinden 180 derece farklı bir hayatı yaşaması o kadar ilginçti ki…  Benim web sitemde kendimi anlattığım sayfadaki yazımdan alıntı. Bir insanın aslında kendi yolundan nasıl çıktığının ve bambaşka bir hayatın içinde kendini bulmasının örneğidir… 

Bu resimdeki kollarından sıkıca tutulup, kımıldamaması sağlanan çocuk benim… Fotoğrafta benim de olmam için babam "Ebru’yu tutun" dediğinden, ablam ve kuzenim beni sıkıca tutuyorlar. Bu kayıt altına alınmış tek bir kare… Bir Manifestör çocuk bunları çok yaşar. Sadece çocukluğunda değil, tüm hayatı boyunca yaşar… Ra’nın bir sözü vardı “Manifestörlere herkes tasma takmak ister, çünkü ne zaman ne yapacaklarını kimse kestiremez”… işte bu durdurulma ve kontrol hali ise bizim doğamıza aykırı bir durum… bu bizleri öfkeli ve çekilmez kılan…

Bir manifestör çocuk bir şeyi yapmayı öğrendiği anda her şeyi kendisi yapmaya başlar… çok sabahlar hatırlarım evde herkes uyurken kapıyı açıp dışarıya oyun oynamaya gittiğimi… ablam anlatır, sürekli ortalıktan kaybolduğumu, mahallede aradıklarını ve beni kendi kendime oyun oynarken bulduklarını…  3 yaşındayken bir yaz akşamı annem çamaşır yıkıyordu ve sahile gidebilmek için önce çamaşırın bitmesi gerekiyordu, bana öyle söylenmişti. Annem makinenin başından uzaklaştığında sırf işler aksamasın diye makineye uzanıp, içinden çamaşır alıp, merdanede sıktırmaya çalıştığımı ve o sırada kolumu da merdaneye sıktırdığımı hatırlarım… bileğimdeki izi de her zaman hatırlamama neden olur ama bunlar bir Manifestör çocuğun yaramazlığı değildir. Yapabileceğini bilir, bu sahile gitmeyi gerçekleştirmek için yapılacak bir eylemdir. Manifestör çocuk ile ailesi arasında izin istemeye dayanan bir iletişim olmalı…  Her zaman manifestör çocuğun yapmak istediği güvenli olmaya bilir :)

Diğer tiplerdeki çocuklara istemeleri, atılmaları, girişimci olmaları öğretilirken, hatta yetiştiriliş tarzı bu iken doğal yapısı bu olan tek tipteki çocuklar ise durdurulur, yapmasına izin verilmez. Hatta ondan ne yapması söylenilene kadar beklemeleri öğretilir, tasması takılır boynuna ve yoğun bir ceza programı uygulanır… Benim için ceza programı ya da şiddet uygulanmasa bile ciddi derece üzerimde baskı vardı ve korkutulmuştum. Bana söylenmeden bir şey yaparsam başımın belaya gireceğini ve söz dinlemenin daha güvenilir olduğunu çözmüştüm, şartları çok zorlamamıştım… Bütün bunlardan dolayı da insanların benim için ne dedikleri ne düşündükleri önemliydi çünkü ucunda cezalandırılmak olabilirdi… Zamanla Manifestör çocuk ya sadece bekleyen bir hal alır ya da tüm bu sınırlamalara karşı baş kaldırıp, asi, sürekli öfke kusan bir hal alır… ben pasif-agresif olmayı seçmişim.

Ortaokulda, Türkçe dersi için beklerken öğretmenimiz elindeki cetvelle tahtaya vurdu ve sınıfı susturdu,  herkesi ayağa kaldırdı ve tek tek cetvelle ellere vurmaya başladı. Sıra bana geldiğinde beni yerime oturttu ve benden sonraki arkadaşımla devam etti. Benim haricimde herkes cetvelden nasibini aldı… Öğretmenimiz güzel bir konuşma yaptı. Bütün sınıfı beş dakika boyunca izlediğini sınıfta herkesin ayakta olduğunu, gülenlerin, şakalaşanların, bağıranların olduğunu, sadece benim önümdeki kitapla ilgilendiğimi söyledi… doğruydu sadece ben sakince oturmuş ve kitaptan bir şeyler okuyordum… Bu aslında otorite altında ezilmeye başlayıp, artık başım daha fazla belaya girmesin şeklinde düşünce yapısına kapılan, kendinden vazgeçen Ebru’nun geldiği durumdu…

Ama asıl cezalandırılmanın beklediğim zaman olduğunu çok sonraları anladım… Yapısal olarak kapalı  aura içine nasıl olurda soruları, fırsatları alabilirdim; nasıl olurda bir Jeneratör gibi fırsatlar benim ayağıma gelebilir ki… beklediğim için asıl cezalandırılıyordum, çünkü bana hiçbir şey gelmiyordu… hayattan ve gelecekten istemekten, hedeflemekten, gerçekleştirmekten vazgeçmiştim ve sadece birisi istesin ya da ne yapacağımı söylesin diye bekliyordum… Sonunda 30 yaşıma doğru gelirken bu cezalandırılma dayanılmaz boyutlara ulaştı ve “artık yeter” diye bağırıp cezalardan korunmak için çevremde oluşturduğum kabuğumu kırmaya karar verdim…

Bir Jeneratöre, Projektöre beklemesi gerektiğini, auralarının çalışma şeklinin böyle olduğunu söylediğimizde bunun çok zor olduğunu söylerler, çünkü onlar çocukluklarından itibaren ileri atılmayı, istemeyi, girişimde bulunmaya alıştırıldılar ve onlara gelmesini beklemek doğal halleri olmasına rağmen, zihin (nefs) için bu durumu öze karşı kullanmak çok daha kolaydır. Artık alışkanlık haline gelmiş olan öne atılma hali zihinle pekişmiş ve doğal hallerini yaşamak zorlaşmıştır. Benim için ise beklemek dünyanın en kolay eylemiydi. Zihin o konuda o kadar rahattı ki yıllarca bekleyebilirdim, benim için de istediğin şeyi yapmak, atılmak çok zordu…

Yukarıdaki resmi anlatırken babamdan, ablamdan, kuzenimden bahsettim ve kimsenin bir suçu olmadığının özellikle altını çizmek isterim… İsterseniz buna karma deyin ya da başka bir şey ama ben zaten dünyaya bunu yaşamak için geldim, ailem olmasaydı okulda olacaktı, belki aile büyükleri olacaktı, belki büyük trajik olaylar beni aynı konuma getirecekti… sonuç olarak ben bir şekilde yine koşullandırmalar altında kalacaktım… Onun için önemli olan suçluyu bulmak değil, kendini bulmak…

“Ben ilk aşamalarda çok zorlandım; eski alışkanlıklara, eski çevrenizin sizi tanıyış şekline ve eski seni istiyoruz baskılarına karşı koymak çok kolay bir şey değildi… Farklılığını yaşamak, homojen düzenin dışına çıkmak, koşullandırmalardan sıyrılmak, kendini yaşamak; çalışma istiyor, azim istiyor, dirayet istiyor. İşte bu DÖNÜŞÜM sürecine hazır olanların elinden tutmak ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya karar verdim. Bu dünyadaki en güzel şey ve en doyum verici şey, kendini yaşamak, kendini sevmek; işte bu her şeye değer. “  yine kendimi anlattığım yazımı böyle bitirmiştim…

Sadece tip değil, diğer bütün potansiyel zihin oyunlarının temelleri çocuklukta atılıyor. Strateji ve Otoritesini unutan bir çocuk, ruhu ile bağlantısını kaybetmiştir, bütün hayat yolu değişmiştir. Onu tekrar yoluna sokması gerekir... Evet kolay değil ama imkansız da değil… Yapılabiliyor…

Her çocuk kendi Strateji ve Otoritesinde uzman olarak doğar ve zamanla bu ellerinden alınır… Eğer ki aklınızda “ama bir yerlere gelebilmesi için bütün dayatmaları yapması gerekir, onu herkes gibi yetiştirmezsek ezilir, geri kalır” gibi şeyler düşünüyorsanız dünyaya bakışınızı yeniden gözden geçirmek zorundasınız demektir… çocukları kendilerinden uzaklaştırarak zorunluluklar içinde yetiştirmeye çalıştığınız her an onun hayatından çaldığınızı sakın unutmayın…

Çocuklarınızı koruyabilmek için yapabilecek en önemli şey, çocuğun doğal Strateji ve Otoritesini unutmasına engel olmaktır, onu kendisi olarak büyümesine izin vermektir… Belki bale yapamıyor olacak, belki sizden farklı yapısı olacak, belki dışarıdan sizin istemediğiniz bir çocuk profili çizecek ama o bütün hayatı boyunca sağlıklı ve mutlu olacaktır… çünkü kendi olacaktır… bu sayede her zaman ayakları üzerinde duran, kendini ve ne istediğini bilen bir birey olacaktır.


İletişim için: arslaneb@gmail.com


9 Haziran 2016 Perşembe

Re-aksiyon: Tekrar Eden Eylemler ve Kısır Döngüler


Doğduğumuz anda ÖZ halimiz belirlenip mühürlenir ama aynı zamanda tüm koşullandırmaların da etkisi başlar. Bebeğin ilk koşullandırmaları annesiyle,  daha sonra tüm aile ve çevresiyle olan aurasal etkileşimle başlar ve yavaş yavaş artık öz halinden uzaklaşır. İlk yedi yıl bu koşullandırmalar onun bütün kısır döngülerini, bütün refleks tepkilerini, bütün davranış kalıplarını oluşturur…

Bu ilk yıllarda etkisinde kaldığımız koşullandırmalara uygun hayatlar seçeriz… Haritamızdaki açıklıklarımız buna neden olur. Zihin o konuda çok hassastır ve doğru karar verme yolu elinden alınan çocuk, zihnin bu oyunlarına bir refleks geliştirir… 

Aksiyon kelimesi TDK’da “Bir kuvvetin, maddi bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması; eylem” anlamına geliyor. Reaksiyon ise “tepki” anlamına geliyor. Aksiyon-reaksiyon, etki-tepki demektir. Başka şekilde bakıldığında ise Re-aksiyon, eylemin tekrarı anlamına geliyor. 

Re-aksiyonu örneklerle açıklamak gerekirse Solar Plexusu (SP, duygular) tanımsız olan bir çocuk, SP tanımlı olan annesinin duygusal dalgasını zamanla kendi dalgası zanneder ve o dalgada kaybolmaya başlar.  Üç yaşında söylediği bir söze, annesi duygusal dalgasında dipte olması nedeniyle öyle bir patlar ki çocuk kendini suçlar. Zamanla yaşadığı bu olay üzerine tekrar eden eylem olarak artık gerçekleri söylemekten kaçınan bir hal alır… Genel Re-aksiyonu başkasını üzmemek, kızdırmamak için gerçeklerden kaçmayı tercih etmek olur… Bu bir reaksiyondur, çünkü söylemesi gereken yerde bile söylemiyordur.

Kalp merkezi tanımlı bir baba, oğlunun verdiği bir sözü tutmaması üzerine, ona iradeli olması ve verdiği sözleri tutması konusunda öyle bir baskı yapmıştır ki; kalp merkezi açık olan çocuk kendini kanıtlamak için bütün hayatı boyunca çok büyük sözlerin altında ezilmeye mahkum kalır. Her söz veriyor musun sorusuna tutamayacağını bilse de “evet” der…

Bunlar artık kısır döngüler şeklindedir çünkü ailesine benzeyen özellikleri olan insanlara aurasal olarak çekilirler, bir şekilde hayatlarının parçası yaparlar. Her re-aksiyon gösterdikleri durumda ise hayat sadece tekrar eder…

Aurasal etkileşimde bu açıklarımızı tamamlayan insanlara çekildiğimiz bir gerçek. Bunu değiştirmek imkansız olsa da  re-aksiyonları aksiyonla değiştirmek mümkün…

İnsan ilişkilerinde kısır döngüler vardır ve onları  kırmak için bazen tam ters davranılır… “ hayır bu sefer benim istediğim gibi olacak” denir ve yine hiçbir şey değişmez… işte bu da kısır döngüdür. 

Bir filmde görürsünüz ya da yakın bir arkadaşınız tam tersini yaptığında her şeyin çok farklı olduğunu görmüşsünüzdür ama sizde işe yaramaz. 

Zihin derki “hadi birde bunu deneyelim, bu sefer her şey değişecek” ama bu da bir tepkidir, bir re-aksiyondur; bir arayıştır ama yaşayış değildir… 

Zamanlamayı genelde tutturamazsınız ve yine aynı şey ile sonuçlanır, kocaman bir hüsran, kocaman bir başarısızlıkla… Re-aksiyondan kaçmak bu şekilde olmaz; tam tersi şekilde davranmak değildir, örnek almak değildir, aslında doğru zamanda doğru şekilde davranmaktır…

Strateji ve Otoritesi ile hareket ettiğimizde, o an ruhumuzla olan iletişimimizle her şey yeniden şekilleniyor… 

Solar Plexus'u tanımsız olan bir kişi doğru zamanda gerçekleri konuşma fırsatı bulabiliyor ya da kalbi tanımlı bir kişi söz vermeden ondan istenilen şeyi onun için uygun ise gerçekleştirebiliyor. Doğru kararlarla hayat aslında tekrarsız ve eşsiz hale geliyor…

An'da yaşama denilen şey aslında bu; çünkü her re-aksiyon ilk yedi yılın tekrarı oluyor. Orada hissedilen duyguların, öğrenilen kalıpların birer tekrarı; ne şimdiki zaman oluyor ne de gelecek, hayat sadece geçmişten ibaret oluyor çünkü hep tekrar içinde oluyoruz…

Dünyaya aynı şeyleri yaşamak için gelmedik. Ruhumuz farklı deneyimler istediği, değişim ve gelişim istediği için bu derece sıkılıyoruz hayattan, bu derece tekrardan bunalıyoruz…

Strateji ve Otorite ile yaşamak ise anda kalmamıza neden oluyor; koşullara, insanlara ya da gezegen transitlerine göre değil kendi ruhunuzla o an kurduğunuz bağlantı ile o anı yaşıyorsunuz… Otoritesi duygusal olanlar, “bizim otoritemiz anlık değil ki” diyebilirler ama onlarınki de anlık. Zaman kavramı çok göreceli ve sizler için “an” duygusal dalganızın kendini tamamlaması demek;  anda kalmak dalganızı takip etmek demektir…

Hareketleriniz, kararlarınız tahmin edilemez olsun. Bize anlatılan bir durumda, izlediğimiz bir filmde ya da okuduğumuz bir kitapta geçen olay için “ben olsam asla böyle yapamam”, “çok kızardım”, “terk ederdim”, “kaldıramazdım” gibi tepkiler veririz, kendimizi hemen o konuma sokarız. Sizin başınıza geldiğinde ne yapacak olduğunuzu biliyor olmanız bir aksiyon mudur, re-aksiyon mudur? 

Önceden aldığımız tüm koşullandırmalarla oluşan reaksiyonlarımızdan dolayı daha yaşamadan kendimiz zannettiğimiz zihnimiz kararı tahmin ediyor… Tahmin edilemezden kastedilen dışarıya karşı gizemli olun, ters köşe davranışlarınız, kararlarınız olsun demek değil, kendi zihniniz bunu bilemesin demektir. Strateji ve Otorite bunun için önemli, çünkü çıkan karar tahmininizden büyük olasılıkla çok farklı olacaktır… Arınmanın ilk dönemlerinin zorluğu da bundandır…

Zihin kendi istediğinin olması için oradan oraya sürükler bizi ama kararın sonucu hiç değişmez: tatminsizlik, öfke, hayal kırıklığı… Olduğumuz yeri bilebilen tek şey ruhunuz, büyük haritayı, hangi yönün daha heyecanlı olduğunu o görebiliyor… Onunla bağlantı kurmadan verilen her karar sizi aynı sonuca götürür: tekrar eden sıkışmışlığa, bıkkınlığa, yorgunluğa… Oysaki hayatın en büyük amacı neşeyi, coşkuyu yaşamak ve sevmektir...

İletişim için: arslaneb@gmail.com

1 Haziran 2016 Çarşamba

Oysaki Sevgi


“Sahi neydi sevgi? Sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.”

Oysaki sadece olduğu gibi kabul etmekti… Özünü görebilmekti…

Sevgi, herkesin dilinde dolanmasına rağmen kimsenin anlatmayı tam olarak başaramadığı çok geniş bir kavramdır… Sevginin her halinden sırası geldiğinde konuşacağız ama bugün “G Center” halinden başlayalım…

G Center, Human Design’da sevgi ile ilgili olan merkezdir… Herkes Kalp Merkezini sevgi ile bağdaştırır ama aslında G Center’ın konusudur. İnsanlığın yaklaşık %50’sinde bu merkez tanımsızdır; sevgi, sevilmek ile ilgili açıklıkları vardır.

Benim haritamda da G Center tanımsızdır; sevildiğimi ne çocukken ne de büyüdüğümde hissedemedim. Manifestör auram da geriye itici ve kapalı olduğundan mesafeli ve soğuk gözükmeme neden olur... İnsanları kendinden uzak tutan bir aura ve sevgiyi hiç hissedemeyen tanımsız bir G Center… Bende baya yüklü bir durumdu… Daha çok tavizler, ödünler vermeme neden oluyordu ve insanların bu açıklığımdan vurmaya çalışmalarıyla mücadele etmek zorunda bırakıyordu… “bunu yapmazsan seni sevmem, böyle olmazsan seni istemem” gibi durumların değişik versiyonları yaşanıyordu...

Bu durumda zihin (nefs) sevgiye sahip olabilmek için yanlış kararlar alınmasına, yanlış hareket edilmesine neden olur, sevginin peşinde koşturur…

Çocukluk yıllarımda, ablalarımla aramdaki yaş farkından dolayı hep istenmeyen, kaza olan, mecbur kalınan çocuk olduğumu hissederdim. Hiç kimsenin böyle bir söylemi ya da davranışı olmamasına rağmen… Son birkaç yıldır ablamlar, anne ve babamızın çocukluğumuzda en çok beni sevmesinden yakınmaya başladılar. Eskiden hiç bu konular konuşulmuyorken, şimdi ciddi şekilde aslında sevildiğim söyleniyor. Aynı ortamda olan, aynı şeyleri yaşayan insanlar olaylara nasıl farklı bakıyorlardı. Hepimizin zihni kendi açıklarımıza göre yorum yapıyordu… Çok ilginç konuşmalar oluyor ve hayretle onların neler hissettiğini dinliyorum. Biraz geç oldu ama baya keyifli oldu.

En büyük farkındalığımı ise yaklaşık üç yıl kadar önce, çok yakın olmadığım bir arkadaşımla tartışmaya başladığımda yaşadım… Ben onun davranış şekli için yorum yaparken, bir an durdu “işte seni bunun için sevmiyorum” dedi… Bu sözü duyduğumda içimde bir öfke ile korku karşımı bir duygu belirdiğini fark ettim. Kendi içimde “İyi de benim söylediğim şey ile beni sevmemesinin ne alakası var, yanıt bu mudur” dedim… Toparlandım ve ona “senin beni seviyor olmanın neden önemli olduğunu düşündün ki” dedim…

Arkadaşın haritasını biliyordum, baya tanımlı bir G Center’ı vardı ve zihni beni oradan vuracağını düşünüyordu, benim açıklığımı bilinçsizce biliyordu… Bizler aurasal olarak etkileşim halindeyiz ve birbirimizi sürekli olarak bu açık noktalardan test ediyoruz. Hayatın düzeni bu, açıklıklarımızı tamamlayan değil, oralardan bizi geliştirecek insanlara çekiliyoruz…

Strateji ve Otorite ile ruhumuzla karar aldığımızda, zihnin bu açıklığa olan tepkisine de dur demiş oluyoruz ve büyük farkındalıklar için kendimizi hazırlıyoruz. Bu sayede açıklıklar zamanla bilgeliğe dönüşüyor. Alınan her doğru karar, sevilmek ya da sevgiyi hissetmek için atılan her adımın sadece zihnin oyunu olduğunu gösteriyor, zamanla sevgiye olan bakışı ise tamamen değiştiriyor…  

Sevgiyi hissetmeyi şuna benzetiyorum: Gözleri kapalı iki kişi ve ikisinin de önünde birer kase dolusu çilek var. Birisi burnundan nefes alıyor ve aldığı her nefesle birlikte burnundaki koku sinirleri uyarılıyor ve hissediyor çileğin güzel kokusunu. Diğeri ağzından nefes alıyor, dolayısıyla ya çok az duyuyor kokuyu ya da hiç duyamıyor... Aslında çilekler orada ve eşit miktarda ama biri hissedebiliyor. Açık G Center’ı olanlar ağızdan nefes alanlar gibidir, sevgiyi fark etmezler ve bulmak için koşturup dururlar,  biraz sakin olsalar sevginin önlerinde olduğunu fark edecekler…

Bizler kendimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimizde, sevdiğimizde diğer her şeyi seviyor hale geliyoruz. Kendi sorunlarını, açıklıklarını, hatalarını, geçmişini, zihin oyunlarını gördükçe ve yine de sevebildikçe aynı şeylerin diğer insanlarda da olduğunu fark ediyor… senin zihnin sevilmek için mücadele ederken diğeri belki kendini kanıtlamak için uğraşıyor, bir diğeri stresle mücadele edemediği için farklı şekilde karar alıp hayatına devam ediyor… İnsan kendini sevdikçe diğer her şeyi anlamaya, kabul etmeye ve sevmeye başlıyor…

Koşulsuz sevgi bu olsa gerek… her durumda, her koşulda, her açıklığı, her kararı ile sevebilmek…

Sevgi sunulmaz, sevgiye sahip olunmaz, sevgi sadece vardır… Yönü yoktur, olmadığı yer yoktur, sadece hissedememe vardır ve o da görecelidir, yani sadece kişiye bağlıdır… Zaten kastettiğiniz koşullu sevgi ise koşullar sağlanmadan hissedemezsiniz… Koşullar sağlanmadan sunamazsınız da… o sevgi de değildir, beklentilerin karşılanmasıdır.

Zihin her ne kadar sevgiye sahip olmak için bizi koştursa da Strateji ve Otorite ile karar alarak onun bu oyununa boyun eğmemeyi öğrenebiliriz…


İletişim için: arslaneb@gmail.com

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Asla Kendinizden Vazgeçmeyin!


Bir önceki, Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım yazımın girişinde bir arkadaşımla konuşmamızdan bahsetmiştim. Ona “Her şeyi ne zaman anlatacaksın?” diye sormuştum yanıtı “hiçbir zaman maalesef“ olmuştu…  Bu konuşmadan tam dört gün sonra onun anlatmasına gerek kalmadan her şey önüme serildi… Hayat sürprizlerle dolu…

Benim yaşadığım dönüşümün, dünyevi düzlemdeki yansımalarının ciddi örneklerle görüldüğü bir dönem. Geçen hafta gerçekleşen olayları bundan 6-7 yıl önce yaşasaydım isyan, öfke, kızgınlık gibi duyguların içinde darmaduman olabilecekken; şimdi ise öğrendiklerim beni, iç huzurumu etkilemedi, kabul ettim ve şükran duydum… Hayatımda hiç bu derece şükran duygusunu hissettiğimi hatırlamıyorum… Bu olayın ana karakterine çok içten teşekkür ettim…

Strateji ve Otorite, karar verirken ruh ile iletişim kurup hareket etmek diyorum ya… Bu yaşanılan olayın konusunda, son 6 yıldır, kararlarımı bilinçli olarak kendi Strateji ve Otoriteme göre aldım…  Yolum zikzaklar çiziyordu. Beni tanıyanlar ne yaptığıma anlam veremiyor ya da beni farklı şekillerde yargılıyorlardı. “Sen bunu hak etmiyorsun, kendine neden bunu yapıyorsun” gibi söylemleri yıllar içinde çok duydum… Evet, görünüş tamamen onların söyledikleri gibiydi. Aldığım kararlar çok mantıklı gözükmüyordu ama zaten mantık da aramıyordum. Ben kendimden vazgeçmedim, Ruhumla hareket ettim.... Kendim olma yolunda zorlansam da bu mücadelemden vazgeçmedim... 

Bu konuda o kadar çok karar verme sürecim oluyordu ki duygusal dalgamı takip etmeyi öğrenmek için inanılmaz tecrübe ediniyordum… Her karar beni kendi gerçeğime biraz daha yaklaştırıyordu. Pasif olmayı seçen Manifestör artık parlamaya başlıyordu. Kendi niteliklerimi doğru kullanmayı öğreniyordum, hatalarımı, düştüğüm kısır döngüleri bu sayede görebiliyordum. Her aldığım kararı uygulamaya çalışırken zihin oyunlarımı görebiliyordum. Her verilen kararla, iyi ya da kötü diye nitelendireceğimiz ama gerçekte benim yönüm olan doğrultuda ilerlerken; üzerimdeki kirden pastan arınıyordum… Değişimler sadece bu konuda değildi, hayatın her alanına yayılıyordu. Benzer olayları çok farklı yerlerde tekrar tekrar yaşayabilecekken artık bambaşka bir hal aldı, kırıldı o döngü... Kendime güvenmeye başladım, kendi değerimi görmeye başladım, kendimi sevmeye başladım, geçmiş yüklerimden arınmaya başladım… ve sonunda Merkeze kendimi koymayı başardım... Dış koşulların, diğerlerinin isteklerinin, beklentilerinin, sömürülerinin ya da koşullandırmalarının artık etki edemediği, kendi merkezime dönmeyi de başarıyorum…

Aslında bu anlatılamıyor… Kendi içimden yeniden doğmuş gibi hissediyorum…

Ruhsal konularda öğretilen bilgilerin takibi zor, anlaması zor, uygulaması zor. Herkesin kendine has zihin oyunları var. Verilen örnekler genelde size uymuyor, sizin ihtiyacınız olan şey genel kanıya aykırı ise oraya eğilmiyorsunuz ya da yanlış çalışıyorsunuz, gereksiz efor harcıyorsunuz. Ruhunuzla nasıl iletişim kuracağınız, kalbinizi nasıl dinleyeceğiniz anlatılamıyor… Burada Strateji ve Otorite inanılmaz bir dayanak noktası oluyor.

Human Design (İnsan Tasarımı) için ise sadece bir analiz ya da elinizin altındaki bir kitapla her sorunuza çare bulacağınızı da zannetmeyin… Uygulamaya sokmak için kendinizi motive edin, sizi motive edecek destek olacak birilerini bulun… Kendi zihin oyunlarınızı konuşabileceğiniz birilerine ulaşın… Kendi Strateji ve Otoritenizi takip ettiğinizde ve kararlarınızı bu şekilde aldığınızda, bu bilgiyi kullanmayı öğrendiğinizde, elinizde diğer her şeye göre daha somut bilgi oluyor.

Kendinizden asla vazgeçmeyin… Kendiniz için bir şeyler yapıyorum sanarak oyalanmayın artık harekete geçin, bir yerden başlamazsanız yolda nasıl ilerleyebilirsiniz… 7 yıl uzun diyerek zaten bir sürü zaman kaybetmediniz mi?

Yuvaya dönüş için adımlarınızı atmaya başlayın… 

Sizin de Dönüşümünüz Başlasın…

Not: Daha önce Yuvaya Yolculuk yazımda bendeki değişim sürecinin aynı adı taşıyan kitapla nasıl uyumlu olduğunu anlatmıştım. Ben kendi dönüşüm sürecimin 7.yılındayım, kitaba göre ise 7. ve son evde, Kendi Değerini Bilme evindeyim…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

17 Mayıs 2016 Salı

Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım…


Birkaç gün önce bir arkadaşıma bir mesaj gönderdim ve “Ne zaman her şeyi anlatacaksın?” diye sordum. Bir Manifestör olarak olayı başlatmak bana düşüyordu. Yanıt “Hiçbir zaman, maalesef” oldu… O benim gerçekleri bilmek istediğimi zannediyordu, ben ise onun altına girdiği bütün bu gizliliğin ve yalanların yükünden kurtulmasını istiyordum.

İnsanların gerçekleri saklamasının çok farklı nedenleri vardır… Kendisini farklı göstermeye çalışmak, kendisini sevdirmek ve kabul ettirmek, diğer kişiyi üzmemek, manipüle etmek, ilgisini çekmek, kandırmak, terfi etmek, daha çok satış yapmak… Bir sürü nedenden dolayı gerçekleri saklarız ya da yalan söyleriz. Bu yalanların içine bahaneler üretmek, pembe-beyaz yalanlar, tutulamayacak sözlerin verilmesi de girer…

İnsanlar nasılsa dünyaları da aynıdır. Ben bunu gözümde şöyle canlandırırım: küçük bir küre ve onu tamamen kapsayan çok daha büyük bir küre vardır; küçük olan kişisin kendisi iken büyük olan onun yarattığı dünyasıdır. Büyük küre tamamen küçüğün bir yansımasıdır… İnsanlar bir araya geldiklerinde bu büyük küreler kesişse bile yine herkes kendi yansımasını görüyor, kendi dünyası içinde yaşamaya devam ediyor…

Dünya, bizim yansımamız ise gerçeklerden kaçmak, saklanmak, gizlenmek sadece dünyamızda olan bir şey değildir; kendi içimizde de kendimizden kaçıyoruz demektir. Kendimize yalan söylüyorsak dünyada da söyleriz…

Bir şeyleri gizlemeyi alışkanlık haline getiren bir insanın kendisinden neleri gizlediğini düşünebiliyor musunuz? Özellikle vücut haritasında, Solar Plexus (Duygular) merkezi tanımlı olmayanlar ekstra kendilerini gözlemlesinler; onların gerçeklerden ve yüzleşmelerden kaçmak için yapmayacakları yoktur…

"Tanrı ile Sohbet 2” kitabını okuduğumda, benim en çok dikkatimi çeken GERÇEĞİ SÖYLEMENİN BEŞ BASAMAĞI oldu. Öyle uzun uzadıya anlatılan bir konu değildi sadece liste halinde yazılmıştı, açıklanmıyordu ama yine de benim dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Bu basamaklar:

·         Kendine kendin hakkında gerçeği söylemeye başla:
Arınmak, ruhsal konuların en temelinde var değil mi? Peki, kendine itirafta bulunamayan bir insanın arınma süreci nasıl başlar? Nasıl ilerleyebilir?

Bu çalışmaya başlamadan önce kendi içimdeki bazı farkındalıkları kabul edememe ya da kendime yakıştıramama durumunu herkes gibi ben de yaşadım. Human Design’da kendi olmama ve zihinsel oyunların kalıplarını öğrendiğim için biraz daha şanslıydım, çünkü duymuştum bunları ama daha derine inerken zorlanıyor yine de insan. Bir süre sonra olaylar karşısında verdiğim tepkilerin, kızgınlıkların nedenini kendime sormakla başladım. Bu neden oldu diye düşünürken, kendimden kaçtığımı ve sorumluluğu üzerime almadığımı fark ettim. İşte o andan itibaren kendime, kendimle ilgili gerçeği söylemeye söz verdim. Bu artık bir çalışmadan çok bir oyuna dönüşmüştü…

Kendinize gerçeği söylemeye başlayınca kendinizi kabul etmeye de başlıyorsunuz. Bir süre zorlansanız da eşik değeri geçtikten sonra artık her şey “Aferin, bunu da fark ettim” kıvamına geliyor. Burada önemli olan, her fark edişin, her itirafın büyük bir başarı olduğunu görmek, kendinden utanmak yerine bunun büyük bir nimet olduğunu anlamaktır… Kendinizi yargılamaktan vazgeçme noktasıdır.

·         Başkası hakkındaki gerçeği kendine söyle:
İnsanları olduğu gibi kabul etmeye başlamanın ilk adımları da burada atılıyor. Çünkü siz diğerleri hakkındaki düşüncelerinizi “ama”, “belki”, “ya gözüktüğü gibi değilse” şeklinde maskelerle üstünü kapatarak bir hayale ya da kabusa inanmak istiyorsunuz. Diğer kişiyi olduğundan farklı görmek istemenizden kaynaklanıyor ama kendinizi kandırmaya bir son vermek ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye başlamak gerekiyor. İşte başlangıç noktası burasıdır.

Aradan zaman geçtikçe arkadaşlarım, ailem ya da iş yerindekiler hakkında fark ettiklerimi üstünü kapamadan kendime söyledim… Bu kısım kolay olmadı çünkü bunun gerçek olup olmadığında emin olamıyordum sonra anladım ki bu “benim” onlar için gerçeğim…

·         Kendin hakkındaki gerçeği başkasına söyle:
Bir süre sonra kendimle ilgili farkındalıklarımı ulu orta söyler, kendimi baya baya anlatır hale gelmiştim. En kötü yanlarımı bile konuşabilmek aslında kendimi kabul etmemin en büyük göstergesiydi. Diğer kişinin yorumları ya da düşüncelerinden bir süre çekindim, utandım ama onlarında sadece kendi endişelerimden kaynaklı olduğunu fark edip çok daha açık ve rahat olabildim. Ben kendimden memnunsam diğerlerinin ne düşündüğünün ne önemi var ki…

Artık bu aşamada kimseye kendinizi sevdirmeye çalışmanın, hanım hanımcık olup, hatasız birisi gibi davranmanın hiç anlamı olmadığını anlıyorsunuz… İnsanlara diyorsunuz ki “ben buyum ve ben kendimi bu şekilde kabul ediyorum”. Artık incinmekten, incitilmekten korkmuyorsunuz çünkü kendiniz bunu açıkça söyleyebilecek güce sahip olduğunuzda artık orada acıtılabilecek yara kalmamış oluyor…

·         Başkası hakkında gerçeği başkasına söyle:
Kendisi ile ilgili gerçeği duymayı herkes kaldıramayabiliyor ama kaldıramayacakları, sizin gerçek olarak nitelendirdiğiniz şeylerin değişmesi ya da saklanması anlamına gelmiyor. Önemli olan gerçeklerin nasıl söylendiği, Strateji ve Otoritenizle hareket etmeniz size doğru zamanda söyleme şansını verecektir… Ben kendi duygusal dalgamı beklemeden atladığımda çok zor durumlarda kaldım ama öğrenirken biraz da çam devrilmiyor değil…

Burada asıl zorlanılan diğer kişiyi kırarak, öfkelendirerek onu kaybetme korkusudur… Sevgisini kaybetme, ilgisini kaybetme, güvenini kaybetme korkusu… Yalan söyleyerek kazanılması imkansız şeyleri nasıl kaybedebilirsiniz. Kaybedeceğiniz her şey zaten yalandır…

·         Herkese her şey hakkında gerçeği söyle:
İşte burada gerçeklere o kadar açık hale geliyorsunuz ki, artık kendi gerçeğinizle bağlantı kuruyorsunuz, özünüzle. Sezgileriniz gelişiyor ve gerçeğe olan bakışınız değişiyor, en önemlisi hayatınızdaki tüm yüklerden özgürleşmiş oluyorsunuz… Kimin ne dediğinin, ne düşündüğünün, önemi kalmıyor… siz kendinizle artık bağlantı kurabildiğiniz için dışarıya zaten muhtaç kalmıyor, eski aradıklarınızı aramıyorsunuz, ne bahane yaratmak için kendinizi kasıyorsunuz, ne başkalarını üzmekten ya da üzülmekten çekiniyorsunuz, tamamen özgür oluyorsunuz. Tüm gerçekleri söyleyebiliyorsunuz…

Gerçekler aslında herkesin işine gelir tabi ayrımı görebiliyorsanız… Sizi, siz olduğunuz için severler; size siz olduğunuz için inanırlar, güvenirler; sizinle doğrudan iletişime geçerler, diğer türlü hep bir hayalle iletişimdedirler… Hani zengin biri paramı mı seviyor beni mi diye şüpheye düşer ya, işte onun gibi… sizi severler, hikayelerinizi değil…

Çok kolay gözükmüyor değil mi? Kendi gerçeklerinizi kendinize söylemeye başladıktan sonra her şey çorap söküğü gibi geliyor. Zaten onun için bunlar birer basamak, hepsine aynı anda başlamıyorsunuz; hazır oldukça bir sonraki basamağa geçiyorsunuz…

Ne demiştik uygulanmayan bilginin değişimimize hiçbir faydası olmaz… Artık eyleme geçmeli ve gerçekleri söylemeye başlamalıyız…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

13 Mayıs 2016 Cuma

Değişimden Kastınız Ne?


Şöyle bir çevremize baktığımızda insanların büyük çoğunluğunun hayatlarında değişim istediklerini görüyoruz. Değişim çok göreceli bir kavramdır ve herkesin söylemindeki amacı farklıdır, aslında üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir konu. Gerçekten değişimden kastınız ne?

Hayatından sıkılıp artık değişim isteyenler temelde üç gruba ayrılırlar.

Birinci grup, en basit değişimi isteyenlerdir. Değişim derken hayatı renklendirmek, biraz hareketlendirmek, rutinleri kırmaktır kasıtları… Ev-iş arasında gidip gelmekten, çocuklarla ilgilenmekten kendine hiç vakit ayırmadığı gibi konulardan yakınan kesimdir. Değişim için hafta sonları bir grupla tatile giderler ya da iş çıkışı etkinliklere katılmaya başlarlar. Rutinden sıkılıp değişiklik isteyenlerin artık nur topu gibi yeni rutinleri oluşmuştur… Rutinler kırılır ama yerine hemen başka rutinler oluşur. Birkaç ay sonra tekrar değişim istiyorum demeye başlayacaklardır. Bir sonra ki aşamalarında evlenmeye ya da boşanmaya karar verirler, iş değiştirirler, şehir değiştirirler. Bu grup genellikle değişim istiyorum der aslında değişimden en çok korkandır. Bütün bu değişimleri de artık zorunlu hale geldiği ve biraz nefes almak için yaparlar ya da yapmak zorunda bırakılırlar…

İkinci grup ise değişimin sadece yüzeysel olamayacağını, kendisinin de değişmesi gerektiğini fark edenlerden oluşur. Bu grup kişisel ve ruhsal gelişim ile ilgili bir sürü yayın takip ederler, kitaplar okurlar, astroloji ile ilgilenirler, yoga, meditasyon, nefes her türlü şeyi denemeye ve eğitimler alıp kendilerini değiştirmeye çalışırlar. Hayattan keyif almak için kendilerinin değişmesi ve bakış açılarının değişmesi gerektiğini bilirler, bunu kabullenmişlerdir ama bunu içselleştiremezler. Yapılan şeyler, alınan eğitimler sadece sosyal aktivite boyutunda kalmıştır… Her şeyi denedikleri için neye kime inanacaklarını da bir süre sonra bilemezler. Sonuçta çok fazla bilgi vardır ortada ama uygulamaya geçirilemeyen, kullanılamayan bilgi yığını altında ezilirler… Hayatları değişmiş midir? Biraz ama asıl istenileni yapacak cesareti onlar da gösteremezler. Zihinleri ile mücadeleden kaçarlar, sadece görünüşte değişim olur, her an eski hale dönme tehlikeleri vardır.

Üçüncü grup değişimin kendisinde olacağını bilir ve aldığı bilgiyi uygular, hayatının içine sokar, gerekirse canının yanacağını bilerek atlar mücadelenin içine. Başta zorlanır ama pes etmez bir süre sonra görür ki artık geçmişi ile barışmıştır, kendini affetmeye başlamıştır, geçmiş hafiflerken bu geleceğine de yansımıştır. Kendine olan inancı artmış, evrenin onun için nasıl çalıştığını fark etmeye başlamıştır. Ona anlatılan şeylerden, dinlediği seminerlerden, okuduğu kitaplardan kendisi için en doğru bilgiyi seçebilmeye başlamıştır… Gitgide yuva sıcaklığına, yaşam coşkusuna kavuşuyorlardır. Aslında benim Dönüşüm Başlasın derken kast ettiğim Dönüşüm bu oluyor… Sıradan değişimden çok daha öte bir durumdur…

İlk iki grup için dışarısı hala çok önemlidir, kişinin kendisinden önce gelir. Dünyanın dayattığı her şeye boyun eğerler, bunun dışına çıkabilmenin mümkün olmadığına inanırlar… Onun için değişim sadece belirli bir miktarda kalır. Zihin, çevresine bir duvar örmüştür ve o duvarın içinde değişebildiği kadarı ile yetinir… Hayatı yaşamaktan bahsederler ama yaşamazlar sadece tüketirler...

Alınan bilgiler kullanılmadıktan sonra hiçbir işe yaramaz…  Krishnamurti diyor ki :“Yalnızca konuşmalarımı dinlemeniz hiçbir işe yaramayacak, size bilgelik kazandırmayacaktır. Size bilgelik bahşedecek olan eylemde bulunmaktır. Bilgelik; ansiklopedi ya da felsefe okuyarak kazanılacak bir şey değildir… Bu bir oyalanma değil midir? Bu bir enerji israfı değil midir? Sizi hayatın coşkusuna yönlendirecek olan konuşmalarımı dinlemek ya da söylediklerimi okumak değil; engellerinizin farkına varıp eylemde bulunmaktır.”

Bu sözler ikinci grup yani bilginin peşinde koşup orada bırakanlar içindir. Ruhsal kitapları okuyup, derleyip hatta başkalarına bu konuda bilgi verebilecek kadar bilgi sahibi oldunuz… Hayatınızda bunu hiç uygulayabildiniz mi? Kaç kere yapabildiniz? Konuşmalarınızda koşulsuz sevgiden, 5. boyuttan, meleklerden, kendin olmaktan, egodan, teslimiyetten, affetmekten, geçmiş yaşamlardan bahsediyorsunuz, bir sürü bilgi var elinizde, birçok kişiden daha çok evrenin çalışması ile ilgili bilgiye sahipsiniz, teknik bilgi deposu haline geldiniz, sertifikalarınız duvarlara sığmaz hale geldi... Peki, yerinizde saydığınızın, sadece oyalandığınızın farkında mısınız?

Dünya öyle bir hal aldı ki insanların artık farkındalıkları o kadar artmaya başladı ki sadece yüzeysel değişimler kimseye yetmiyor, daha fazlasını istiyor, yolu bir şekilde bu bilgilerle kesişiyor. Bir yandan da dünya ile öyle özdeşleştiler ki bu bilgileri uygulamaya cesaret edemiyorlar. Zihin bir şekilde geriye çekiyor onları, bilgiye boğuyor ve evet bak değişiyoruz diyerek sakinleştiriyor… zihin ve oyunları…

Çok istediğiniz bir şey gerçekleştiğinde hayatınızın değiştiğini mi düşünüyorsunuz? Hani o çok istediğiniz terfiyi aldığınızda her şey değişmiş mi oluyor, çok istediğiniz bebeğinizi kucağınıza aldığınızda ya da o evde yaşamaya başlayınca tüm sorunlar bitmiş mi oluyor… Sadece bu gibi istek ve özlemlerle bu yola girenler bile öğrenmişlerdir ki biz değişmeden hayat değişmez. Bunlar kısa süreli rahatlama ve mutluluktur… Gün geçtikçe üzerinizdeki yapmak isteyip de yapamadıklarınızın ağırlığı daha da birikmeden, yük olmadan yolunuza devam edin, zihnin ötesine geçmeye başlayın… Sizin için de değişim artık dönüşüm olsun …

İletişim için: arslaneb@gmail.com