Tanrılar Okulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanrılar Okulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2017 Salı

DÜŞ PANOSU


Ne Kadar Değerliyim? adlı yazıma şöyle başlamıştım…

“Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta, Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.”

O yazımda özdeğer ve kalp merkezinden bahsetmiştim şimdi ise farklı bir açıdan bakalım…

Düş panosu hazırlamak yılbaşı öncesi eğlence amaçlı yapılan bir aktiviteden öteye gitmiyor… Diğer çoğu şey gibi bu kavramında içi boşaltıldı ve sadece eğlence amaçlı yapılır hale geldi… Aslında çok daha işlevsel amacı vardır…

Düş panosu nasıl çalışır?

İlk önce neler istediğinizi düşünün ve onlarla ilgili temsili resimler araştırın. Elinizdeki eski dergiler bu resimleri bulmak için idealdir ya da internetten de bulabilirsiniz… mesela spor bir araba mı istiyorsunuz? kesin yapıştırın; fit bir görüntü mü? kesin yapıştırın, güzel bir aile mi kurmak istiyorsunuz? onu da kesin yapıştırın,  yeni bir ev onu da yapıştırın ama biraz da gülen yüzlerden koymayı unutmayın… düş illaki elle tutulabilen şeyler olmak zorunda değil...

Bütün bu seçtiğiniz resimleri bir kartonun üstüne ya da defterin sayfalarına yapıştırın… Daha sonra onu en çok dikkatinizi çekecek yere asın ya da koyun… Benim kendi düş panom yaklaşık olarak 1x0,5m ebatlarında ve yatağımın tam karşısında asılı… her sabah uyandığımda, gece yatmadan önce, uykum kaçtığında, kitap okurken, yatağın içinde sağa sola dönerken bir şekilde gözüm hep takılır ona… bazen özel seanslar yapar, karşılıklı kahve içerim, düşlerime zaman ayırırım…

Tabiki bu işin başlangıcı, kimse onları o kartona yapıştırdı diye düşlerine kavuşmayacak, bu resimler sadece birer aracı…

Asıl çalışma şekli ise biraz farklı. Biz bazı şeyleri çok istediğimizi zannederiz ama üzerine yoğunlaşınca bunun gerçekte ne kadar bizim isteğimiz olduğunu anlarız… Düş panosundaki istekler sabit değildir. İlk seçilen resimler zamanla değişir, yeni eklenenler olur, çıkarılanlar olur…  Amaç zaten budur, biz gerçekten onları istiyor muyuz?

Benim ilk panomda bir araba vardı… zamanla anladım ki ben daha önce yaptığım kazadan dolayı araba kullanmak istemiyorum; o zaman, araba benim için bir düş olamaz. Onu çıkardım… Karbon salınımı ile ciddi mücadele eden birisinin de düş panosunda lüks bir araba resmi, sadece kafa karışıklığına ve yanlış şeyi beklemeye yöneltir… 

Sahil kasabasında bir hayatın resmini koyarken ve hep şehirden kaçmak isterken, evde 3 gün sakin bir hayat geçirdiğinizde, kendinizi insanların arasına atıyorsanız, burada da ne istediğinizi bilmiyorsunuz ve kendinizi tanımıyorsunuz demektir… 

Bu aşama “gerçekte” ne istediğini anlama aşamasıdır… oradaki bir resmin sizin değil de, arkadaş grubunuzun ya da ailenizin hayali olduğunu, aslında sizi hiç cezbetmediğini anlayabilirsiniz…  Bunu kendin için mi istiyorsun yoksa gösteriş yapmak için mi? Daha büyük bir ev gücünü göstermek için mi daha rahat bir hayat yaşamak için mi? Zamanla resimler çıkartılır, eklenir ve asıl tablo oluşmaya başlar… Her resmin, ona baktığınızda kalbinizin daha hızlı atmasına neden olan bir hikayesi oluşur…

Artık ne istediğinize daha hakim olduğunuzda, o resimlere baktığınızda neler düşündüğünüze konsantre olma zamanı gelmiştir… “bu evi bu maaşla nasıl alacağım ki… bu resmi koyduk buraya ama olmayacağını da biliyorum aslında… bu kadar sevgi dolu insanları kim kaybetmişte ben bulacağım…” gibi bir sürü düşünce zihinde dolanır. Bir yandan “bunlar benim düşlerim, olmalarını istiyorum” derken, diğer yandan da "olmayacağını biliyorum" der. Sonuç olarak kararsızlık içinde hiçbir hareketlilik olmaz… zamanla en yüzeyselinden en derinine bütün bu olumsuz düşünceler karşınıza çıkmaya başlar… 

Bütün bu süreci fark ettikçe o düşü gerçekleştirmek için harekete geçmeye başladığınızı görürsünüz... daha yüksek maaş için işi değiştirmek, asıl yapmak istediğiniz iş için eğitim almaya başlamak, haftada 3 gün spora başlamak gibi... korkularla adım adım mücadele etmek gerektiğini görmeye başlarsınız...

Hayatın içinde önünüze o düşünüz için büyük bir engel çıkıyor, her şey "olmayacak" diye yüzünüze yüzünüze vuruyor… Her türlü eleştiri, engel ve olayla karşılaşıyorsunuz, bütün korkular gözle görünür hale geliyor… 

Bir kere düşünüzle bağlantıyı sağlayabildiyseniz, daha çok çalışmaya başlıyorsunuz... Gerçekte bunların sizin ne istediğinizi anlamanız, kendinize inanmanız için olduğunu ve insanların dediklerine karşı sizin inancınızın sınandığını anlıyorsunuz… 

Zamanla düşlerin bazıları değişir, bazıları daha da büyür, serpilir, öncelikler değişir, kendinize olan inancınız gelişir… Bir vizyonunuz oluşur ve başkalarının baktığı aralıktan daha farklı şeyler görmek istediğinizi anlarsınız; sınırları, genel kalıpları, geçmiş deneyimleri, hataları artık farklı görmeye başlarsınız…

Tanrılar Okuluna son kez göz gezdirirken dikkatimi çeken, beynimde yankılanan iki söz oldu… Bu sözler maddi konular içinmiş gibi gözükse de aslında her şey için geçerli… ben bir süredir istediğimden daha azına razı gelmediğimi, yetinmediğimi ve kabul etmediğimin farkındaydım ve  kitapta diyordu ki “sana gösterilen bu ilgi, dikkat ve sevgi düzeyinin altında sunulan bir şeyi asla satın alma..” ben bunu nasıl kaçırmışım dedim ama yaptığımı fark edince mutlu oldum… 

Diğeri ise “Kendini maddi sorunların içinde bulduğunda, kendine sahip çık, sırtını dikleştir, derin nefes al. Tüm dikkatini iç benliğine yönelt. İçinde tereddüt barındıran duyguların hepsine hükmet, ardından başarmayı en çok istediğin şeyi kesin kararlılık ve azimle tasdikle. Bu hem iş hayatına sonsuz kaynaklar sunacak hem de özel hayatına mükemmel düzen ve adalet getirecektir.” 

Bana istediğim şeyin olmasının imkansız ya da çok zor olduğu söylendiğinde, “hadi bakalım, göreceğiz” diyerek düş panoma bakarım. Bunun kendi inancımın tazelendiği anlar olduğunu anladım… Karşınızdaki koşullar size imkansız dese de sizin bu isteğinizin bir anlamı olmalıdır. Siz ucunu bırakırsanız tabiki olmaz… Düş panosu, neden onların gerçekleşmesini istediğinizi hatırlatmak içindir… Bazen hayata karşı “hadi bakalım, göreceğiz” diyebilecek kadar cüretkar olmak gerekir…

Düş panosu hazırlamak bir oyun değil, bir zaman geçirme değil, bir dilek dileme yöntemi değildir… düş panosu hazırlamak kendinizi tanıma, ne istediğinizi bulma, zihinsel engellerden arınma, korkularınızı görme, inancınızı koruma aracıdır… Resimler temsilidir… ama o resimlerin size anlattığı hikaye zamanla sizin içinizde, size uygun şekilde belirlenecektir…

Bu bir düş panosu yapın yazısı değildir. Size düşlerinizi gerçekleşmemesinin asıl nedeni gerçekten sizin düşünüz olmaması ya da sizin korkularınız ve vazgeçişleriniz olduğunu anlatma yazısıdır… herkesin bunlardan arınma yöntemi farklıdır ama her gün göz önünde olan bir pano daha aşılması gereken engeller olduğunu hatırlatırken, hadi aşalım demektedir… 

Siz kendinizden ve isteklerinizden vazgeçerken, ilgilenmezken başka bir güç neden ilgilensin…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

Fotoğraf için Aydan Çınar'a teşekkürler...


12 Temmuz 2016 Salı

Dönüşüm Başlasın Nasıl Çalışır?



Genellikle insanlar Human Design analizinden sonra bir süre “Ben Jeneratör’müşüm, beklemem gerekiyormuş”, “şöyle bir kanalım varmış; böyle bir özelliğim olduğunun hiç farkında değildim“ şeklinde düşünürler ve konuşurlar… bir kitap alıp ya da internetten biraz daha araştırmayı tercih de edebilirler, yakınlarının haritalarını çıkartıp onlara bir göz atarlar… ama bu durumun etkisi birkaç haftayı geçmez, arada söylenen sözler, yaşanan olaylarda akıllarına gelse de sadece bilgi olarak kalır…

Analiz, çözümleme demektir ama bu çözümlemenin bir de hayata geçirilme aşaması vardır… Bütün o özelliklerin doğru ve yanlış kullanımlarını bilmek, fark etmek ve doğru hali ile kullanmak vardır. Evet, bir Jeneratörsünüzdür ama sürekli insanlara soru soranın siz olduğunuzun farkında değilsinizdir… İnsanların ihtiyaçlarına karşı hassas bir yapınız vardır ama yanlış kullanımla, siz artık insanların size ihtiyaç duymasına ihtiyaç duyan bir hal almış olabilirsiniz… Peki, sadece bir analizle bunu nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz… Zihin sizi yine aynı oyuna düşürürken sadece iki saatlik analizi hatırlayıp kendinizi bu oyuna düşmekten nasıl alı koyacaksınız… Biraz zor gözüküyor değil mi?

Tanrılar Okulu kitabının kapağından şöyle yazar: Hayatınızı zorbaca denetim altında tutan eski düşünme biçimlerini, köhne fikirleri, önyargıları ve boş inançları ve uzlaşmaları terk etmek için bir yönteme, bir sisteme, bir kaçış planına ihtiyaç vardır. Bir Okul’a ihtiyaç vardır. Kimse bunu tek başına başaramaz. İnsanın bunu daha önceden yaşamış ve üstesinden gelmiş bir kişiyle karşılaşması gerekiyor ve bu kişi, dünyanın kendisini uyutarak dayatma yoluyla anlattığı öyküsünden, ruhunu hapsettiği karanlıktan ve boğucu yasalardan kaçabilmeyi başarmış bir kişi olmalıdır.

İnsanın yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul ettiği inanç sistemini de değiştirmesi gerekmektedir. Kavgacı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp atması şarttır. 

Benim yapmak istediğimi çok net bir şekilde anlatan bir yazıdır. Web sitesi için yazıları hazırlarken, birden bire kitap elime geçti ve bu yazı gözüme çarptı; Dönüşüm Başlasın Programını anlatırken kullanmaya karar verdim…

Dönüşüm işleri çok ciddi konulardır ve insanlar genellikle içine bir dalıp sonra uzaklaşmayı seçerler… Ciddi bir konu olması olaya resmiyet katmayı gerektirmez. Bu resmiyet, belirli hareketlerden ya da belirli beklentilerden gelir… Ben daha samimi olunması gerektiğine biraz daha arkadaş, abla-kardeş ilişkisi gibi samimi bir ilişki içinde olunması gerektiğine inanırım… ciddiyetten kasılmış, resmiyet içinde dağılmış konuşmaların nasıl olurda bir etkisi olabilir… İnsanlar kendilerini açamadıktan sonra konuşmanın ne kadar anlamı olabilir, çalışmalar nasıl ilerleyebilir…

Görüşmelerimi genellikle sessiz bir kafede yaparım, Moda'daki çay bahçesi de mükemmeldir… “Ama kalabalık içinde ya da kafede sesler olur, garson gelir gider, müzik çalar, dikkat dağılır” diye düşünülür çünkü bu işlerin ofis ortamında olması zorunluluğu bir şekilde herkese empoze edildi… ofis dekorasyonu renkli ama sade olacak, mutlaka melek figürleri de olacak...

Aslında hiçte öyle olmuyor; sessiz, çok yoğun trafiği olmayan yerler var ve genelde insanlar bu tarz yerlerde daha samimi ve daha rahat ediyorlar… siz arkadaşınızla dertleşirken ortamdaki seslerden ne derece rahatsız oluyorsunuz… Bu aslında samimiyet için çok iyi bir ortam yaratmakta. Tabi daha önceden oluşmuş belirli görüşme ve seans odası şartlarının anlamsızlığını görene kadar… Madem bütün eski kalıpları yıkmaya başlıyoruz, bu kalıptan başlayalım…

Tabiki başta alışma süreci oluyor, insanların arkadaşlarına alışma süreci olduğu gibi... eski arkadaşlarıma nasıl pat diye bir şeyleri söylüyorsam, bazen sert, bazen şeker gibi oluyorsam Dönüşüm Başlasın görüşmelerinde de kendimi kısıtlamıyorum… Konuştukça, dertleştikçe artık geçmişteki yaşananların zannettiğimizden daha farklı olduğunu görmeye ve aslında yaşanılan acı, suçluluk ya da kurban gibi hissetmenin nasıl farklı şeyler olduğunu anlamaya başlıyoruz. Benzer şeyleri yaşayanları gördükçe, duydukça cesaret geliyor ve bu yolda devam etme isteği oluşuyor…

Zihin öyle oyunlar oynuyor ki tekrar tekrar aynı tuzaklara düştüğünüzü fark ettiğinizde bazen iş işten geçmiş oluyor ve  tüm dönüşüm sürecinden vazgeçiyorsunuz… Dışarıdan “birde bu açıdan bak, bu konuda açıklığın vardı acaba bunun etkisi ile bu şekilde düşünüyor olabilir misin?” diyecek birisine ihtiyaç oluyor… Sizi orada tutacak kendinizi affetmeyi öğretecek, bunu herkesin yaşadığını hatırlatacak biri gerekiyor… galiba bu kişilerden biri de benim…

Ben bu süreçten geçtim, kendi dönüşüm sürecimi başlattım… yedi yılın nasıl geçtiğini… nerelerde hangi tuzakların olduğunu, nerelerde insanların en çok pes etmeye eğilimli olduğunu, zihnin nasıl acımasızca bizi kendi yolunda ilerletmek için yaptığı oyunlarını biliyorum… Bu dünyada her şeyin olabileceğini görüp, kabul edip, yargılamadan dinleyebilmeyi öğrendim...

Elimizde bir sistem var, Human Design Sistemi…  bize kim olduğumuzu ve aynı zamanda kim olmadığımızı da söyleyen bir sistem… bize bir harita sunan ve nasıl kararlar almamız gerektiğini bize söyleyen bir sistem. Aslında tam da Tanrılar Okulunda söylenen sistem

Dönüşüm Başlasın bir yöntemdir, Human Design vücut haritanız üzerinden kişinin hayata bakışı, geçmişi ve yapmak istedikleri üzerine çalışmaktır… Dönüşüme giderken yol arkadaşlığı yapmak, destek olmak ve yolda tutmaya çalışmaktır… Bu genelde açıkça konuşmak ve gerekli uygulamalarla alışkanlıkları kırmak üzerinedir. Herkesin hassasiyetleri vardır ve bizim bunlara saygı duymamız gerekir ama bazen oralarda dolanmak ve orayı biraz daha hassaslaştırarak artık incinmez konuma gelmesine yardımcı olmak da gerekir… Bazen dost acı söyler durumu, bazen sırtınızı sıvazlayan bir profesyonel, bazen de birlikte neşelenecek, sıkıntı dağıtacak bir arkadaş… duruma, yere, şartlara göre belirlenen kişinin kendisine uyum sağlayacak bir yöntem… herkesin eşsiz yapısı olduğunu kabul ederken herkese aynı yöntem uygulanamaz değil mi?

Sadece analiz ile yetinip, üzerine hiç çalışmayıp, Strateji ve Otoritenizi kullanarak ruhunuzla bağlantı kurmayı öğrenemedikten sonra hiçbir ilerleme sağlanamaz… Dönüşüm Başlasın yöntem olarak, hayatın içine bütün bu bilgileri yerleştirmenizi ve kendiniz olma yolunda sapmadan ilerlemenizi hedefler…

Dönüşümden bu derece korkmayın, neden hayatınız bu hale geldi, neden kendinizi sıkışmış ya da boşluk duygusu içinde hissediyorsunuz, neden bir arayışa girme ihtiyacı hissettiniz? Bırakmayın burada, devam edin…

Bazen insanlar bilgi alıyorlar, çok heyecanlanıyorlar sonra devamını getiremiyorlar… kendileri ile yüzleşmekten kaçtıkları için bahaneler yaratıyorlar… maddi sıkıntı, işlerin yoğunluğu, sağlık sorunları vs… hepsinin bahane olduğunu biliyoruz, buna cesaret edemediklerinden belki sadece sözel olarak kullanıyorlar belki de fiziki düzlemde yaratıyorlar… maddi sıkıntısı olan yaz tatili için para bulurken ya da perdelerini değiştirecek maddi gücü bulurken kendisi ve geri kalan hayatını ilgilendiren bir konu için bulamıyorlar… iş yoğunluğundan yakınan birisinin ise hafta sonları hiç yerinde oturmadığını görüyoruz…

Bunu kimse için yapmıyorsunuz sadece kendiniz için yapıyorsunuz… kendinizden kaçarken kendiniz için ne yapabilirsiniz ki… perdenizi çok beğenebilirler ama her akşam sizin sıkıntılı halinize iyi gelmeyecektir; tatil, mola iyidir ama hayata bakışınız, yaşamınıza bakışınız, kendinizi yaşayışınız değişmediği sürece etkisi bir haftadan fazla devam etmeyecektir, enerjiniz ve moraliniz yine eski seviyelerine inecektir…

Bırakın artık kendinizi kandırmayı… Cesaretinizi toplayın ve bir yerden başlayın dönüşüme… Kendinize zaman ayırın, kendinize para ayırın, kendi mutluluğunuz ve çevrenize saçacağınız ışık için kendinize yatırım yapın… Önceliğinizi kendinizden çok dışarıya ve diğerlerine vermeye devam ettikçe hayatta hiç ilerleyemezsiniz, eski kısır döngünün içinde döner durursunuz… kafesin içinde dönen fare gibi sürekli dönersiniz, sadece kafesin rengi değişir siz aynı kalırsınız…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

1 Mayıs 2016 Pazar

Ne Kadar Değerliyim?


Öz değer, öz sevgi ve öz saygı;  bunlardan biri olmadan diğerleri de olmayacak şekilde iç içe geçmiş kavramlardır. Burada içlerinden öz değeri kullanmayı seçiyorum.

Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.

***

Human Design’da kalp merkezi öz değer ile ilgilidir, aynı zamanda materyal dünyada bu merkezin konusudur. Bu merkez insanlığın %30’unda tanımlıdır, %70’inde ise tanımsızdır. Bu demektir ki insanlığın %70’inde öz değer konusunda açıklık vardır. Kalp merkezi koşullandırma sıralamasında en üsttedir, zihin oyunlarının en hassas olduğu merkezdir. 

Reklam sektörü neden bu konular üzerine gider? Neden size değerli olduğunuzu ancak onların ürünleri kullanıldığında hissedeceğinizi söylerler? Neden kendini kanıtlamak çok rastlanan bir durum? Bana iyi bir eş olacağını kanıtla, kendini bu şirkete adayacağına kanıtla, beni sevdiğini kanıtla, sana güvenebileceğimi kanıtla…

Zihin, değerimi hissedebilmek için bütün bunları yapmalıyım der: Babamın bu istediğini yapmalıyım, ona iyi bir evlat olduğumu göstermeliyim… Arkadaşım için bunu yapmalıyım, en iyi arkadaşının ben olduğumu kanıtlamalıyım… Terfinin benim hakkım olduğunu göstermek için mesaiye kalmalıyım, daha çok çalışmalıyım… Ayrıca o şampuanı almalıyım saçlarımın buna değer olduğunu kendime kanıtlamalıyım…

Diğer kesim yani %30’luk kalp merkezi tanımlı olanlar ise kendi içinde ikiye ayrılıyor ya egosu çok şişkin oluyorlar ya da egolarını tamamen bastırmış oluyorlar… Her ikisi de sağlıksız ve yanlış kullanımdır. (Ego, zihin ya da nefs değil benlik anlamındadır. BEN diyebilmektir)

Ben, egosunu bastırmış olan kısma giriyordum. Bu zamana kadar gördüğüm vücut haritaları içinde kalp merkezinde en çok aktivasyonu olan harita benimki olsa da son yıllara kadar en bastırılmış ego da bendeydi herhalde. Daha önceden kalp merkezinin özelliklerini bilseydim, benimkinin kesinlikle tanımlı olmadığını iddia edecek kadar da öz değerimi kaybettiğimi de söyleyebilirim. Yıllar geçtikçe ne derece egomu baskıladığımı fark ettim. Yavaştan ortaya çıkmaya başladı ve tam zıt uca geçti, ego patlaması şeklinde dolandım bir süre. Yaptığım o çok kötü kekleri bile sanat şaheseri şeklinde bakıyordum ve hatta hala aile içinde esprimiz vardır “aaa ben yaptım tabii ki mükemmel  oldu” diye ama bu da zamanla dengeye geldi…

***

İstemediğin şeyleri başkasının ya da kendi gözündeki değerini artırmak için yapmıyor musun? Peki, istemediğin bir şeyi yaparak gerçekten kendini değerli mi hissediyorsun? Doğru değil mi, istemediğimiz çoğu şeyi yapıyoruz… 

Peki, o çok istediği evi almak, o kaliteli hayatı yaşamak için istemediği şeyi yapan kişiler gerçekten kendi değerlerini biliyorlar mı? Bütün bunların çok farklı şekillerde de yapılabileceğini düşünebiliyorlar mı? Başta söylediğim başucu kitaplarımda lüks mağazalara gidiyorlar, kaliteli yerlere gidiyorlar, evlerini ona göre seçiyorlar… Ama her şeyin bir zamanı var, bir anda olmuyor. Adı üstünde Öz-Değer... Özü ile zihnini ayıramayan insan nasıl onun değerini bilsin. Bunun için niyet etmiş olması, farkındalık kazanması, kendini tanıması, kendisi ile yüzleşmesi, arınması ve özüne ulaşması gerekiyor. Öz değere sahip olmak, istemediğin hiçbir şeyi şartlar gerektiriyor diye yapmak zorunda hissetmemektir. İstediğin bir şey için de elinden geleni yapmaktır, onu hak ettiğine inanmaktır… Bu Öz halde olmanın kuralıdır…

Kalp merkezi ister tanımlı olsun ister tanımsız bizim değerimizi etkilemez. Ne yaptığımız iş, ne toplumdaki statümüz, ne banka hesabımız, ne de başkalarının düşünceleri bizim değerimizi değiştirmez. Bizler bu dünyaya insan olarak geldik. Bu dünyaya yaşayacağımız hayata uygun özelliklerle donatılmış olarak, kazanacağımız bilgelikler için de açıklıklarımızla yaratıldık ama eşit değerde de yaratıldık… Değerimizi kanıtlamaya çalışmak, başkalarına karşı kendini üstün ya da aşağıda görmek bunu reddetmektir, belki de en büyük günahlardan biridir… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

23 Nisan 2016 Cumartesi

Hangisi Daha Zor?



Bir ay kadar önce eski bir arkadaşımla görüştüm. Hayatını değiştirmek için yaptıklarından bahsederken “ Ebru bu çok zor…” dedi. O günden sonra aklım bu söze takıldı…

Ben zor olduğunu çok söylerdim, hatta “Büyük Mücadele” başlıklı bir yazım da var ama nedense arada geçen zamanda bu düşüncemin değiştiğini fark ettim. Birkaç gün sonra televizyonda kanalları gezerken Yunus Emre Aşkın Yolculuğu dizisi ile karşılaştım… orada Şeyh Tapduk Emre, Yunus Emre’ye “Ne der erenler: bu yol incedir, kılıçtan keskincedir” diyordu…

Gerçekten de bu kadar zor mu diye düşünürken Tanrılar Okulundan bir bölüm aklıma geldi… Dreamer, yazara “seni seçmemin nedeni, senin bile bunu yapabilecek olduğunu göstermek” diyordu.

Gerçekten zor mu diye düşünürken, kendime pay çıkarmayı da ihmal etmiyordum. Ben bu zoru başarıyorum, ben süperim şeklinde… bu abartılı bir söylem ama biraz kibir durumu olmaya başladığını da erken fark ettiğim için şükürler olsun… ama Dreamer’ın dediği gibi bunu herkes yapabilir…

Kendi sürecime başladığımda her gece kan ter içinde uyanırdım, uykum çok düzensizdi, hiçbir şeyden keyif almıyordum ve neredeyse sadece acı ve öfke hissederek yaşayan biriydim… Ben bir manifestörüm ve bu süreç başlamadan önce “ben hayatımı değiştirmek istiyorum, ben değişmek istiyorum” demeye başlamıştım… Bu karar verme süreci duygusal yapısı olan benim için anlık olmadı, aylarca ben bunu düşündükten sonra istediğimi anlayıp araştırmalara başladım ve zaten yol benim için sonrasında açılmaya başladı… işin güzel tarafı manifestör olduğumu bilmeden özelliklerimi bilmeden bu konuda benim için doğru şekilde karar almak olmuş. Ben bu yola başımı koydum ve her ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmedim…

Büyük mücadele denilmesi, zorluğunun söylenmesi ya da sizin ilk başta zorlanmanız sizi yolunuzdan uzaklaştırmasın… buna niyet edecek gücünüz varsa, bunu isteyebilecek kadar aydınlığa özlem duyuyorsanız bunu yapabilecek gücünüz de vardır… 

İnsanlar ailelerini, işlerini, yaşam şartlarını, kısacası koşullarını bahane ederler… maddi zorluklar, iş yerindeki çalışma koşullarının bunu kabul edemeyecek olması, rekabette bekleyerek yarışamayacaklarını söylemeleri, evlenmek için zaten çok geç nasıl yani teklif mi beklim gibi söylemler… paragrafın başında da dediğim gibi hepsi sadece bahane… zihin insanları kontrol etmek ister, ondan özgürleşme fikri sizi daha sıkı kavrama çabası ile devam eder, zorluk bu ilk aşamadadır…

Aldığı nefesten keyif alamamak, çiçeği görmeden yanından geçmek, meyvenin ağızda dağılırken yayılan tadını hissedememek, insanların sevgisine ilgisine muhtaç olmak; kendini sevmemek, beğenmemek, değerini bilemeden yaşamak; hayatın zor olduğunu düşünüp kimseye güvenmeden hep korumada kalarak yaşamak… zor olan bunlar…

Arkadaşımla yaptığım bu konuşmada anladım ki zor demek ben bunu istemiyorum demekmiş… ben hayatımın berbatlığı ile gayet mutluyum ve onu kesinlikle bozmak istemiyorum demekmiş…

Evet bazı şeyler zor ama en zoru her defasında yeni yeni bahaneler yaratmak ve o bahanelere inanmak… Hayat tercihlerden ibarettir, bahanen ne olursa olsun sonunda tercih senindir…

Kendinize karşı dürüst olun eğer bu hayatınızdan memnunsanız devam edin ama sorumluluğu alın ve yakınmayı bırakın… kendinizi kandırıyorsunuz bari başkalarının ne vaktini ne de enerjisini almayın…. Yaşayın gidin işte…

Değişim isteyenler ise ne gerekiyorsa yapın… zor ise zor... oyalanmayın, sadece olumlamalar yaparak, sadece bilgi toplayarak olmaz, artık hayatınızda eylemlere dökün, öğrendiklerinizi uygulayın… uygulama olmadan hiçbir bilginin anlamı yoktur… hayatınıza sokmadan, zorlanmadan nasıl arınacaksınız, nasıl değişimi hücrelerinizde gerçekleştireceksiniz, nasıl zihnin etkisinden kurtulacaksınız… çalışın ve peşini bırakmayın…

Bizlerin dünyaya gelmesinin en temel amacı tanrısal yapımızı keşfetmek ve zihnin (nefs) ötesine geçebilmektir… amacını yerine getiremeyen herkesin işi zordur, bu dünyada oyalanıyordur ama onun ruhu amacını yerine getiremediği için o kadar sıkılıyordur ki en büyük acıları yaşıyordur…

Hangisi mi zor? Kesinlikle amacını yerine getiremeyen bir insanın yaşamı daha zordur… Ben daha önce söylediğim tüm söylemlerimi geri alıyorum, zor olan diğerlerinin işiymiş…


İletişim için: arslaneb@gmail.com

13 Ocak 2016 Çarşamba

YUVAYA YOLCULUK



Son dönemlerde biraz inzivaya çekilme ve kendimle kalma ihtiyacı duydum. Bu süreçte benim için çok önemli iki kitabı tekrar okuma fırsat yarattım. Bu sefer Tanrılar Okulu (Stefano D’Anna) ile başladım, Yuvaya Yolculuk (Kryon) ile devam ettim…

Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas artık hayatından çok sıkılmıştır, mutsuzdur. Bir kaza geçirir, hastanedeyken bir melek ona yuvaya gidebileceğini söyler. Bunun için 7 evde eğitim almalıdır ancak ondan sonra gidebilir yuvaya. Micheal hastaneden çıkar ve farklı bir alemde sırayla evlerde eğitimleri alır, sınavları olur, başına farklı farklı şeyler gelir.

2008 sonbaharında canımın çok sıkkın olduğu bir pazar kitapçıda gezinirken, bir kitap dikkatimi çekmişti. Onu daha önce ne duymuştum ne de hakkında bir fikrim vardı. Arkasını okudum,  kapağının içe kıvrılan kısmında yazılanları okudum. Kitap felsefe bölümündeydi ve ben aslında o zamana kadar fizik okumuş olmama rağmen felsefeden hiç hazzetmezdim (liseden kalma bir durum), en son bakacağım bölümdü yani. Elimdeki diğer kitapları bıraktım ve sadece onu alıp çıktım. Tanrılar Okulu, hayatımda en hızlı okuduğum kitap oldu. Müthiş etkilenmiştim. “Nasıl yani, bunlar olabilir mi? İnsanın hayatı bu kadar değişebilir mi?” diye sormama neden olmuştu. O kadar sıkılmıştım ki hayatımdan, o kadar değişmek istiyordum ki, o kadar yorulmuştum ki, bana bir kapı açmıştı. Daha sonra insanlara önermeye başladım kitabı ve çoğu kişinin okuyamadığını fark ettim. Benim elimdeki baskısında 411. sayfasında “Yalnızca hazır olan, iyileştirme duruma giden yola zaten koyulmuş ve dünyanın kendisine dayattığı eskimiş, öldürücü, çatışmacı öğretisini sorgulamaya çoktan başlamış kişiler tarafından okunabilecek bir kitap yaz” deniyordu. Tavsiye ettiklerimden hiç hazır olmayanlar okuyamıyordu.

Son sefer Yuvaya Yolculuğu okurken şunu fark ettim, Sanki 2008’de Tanrılar Okulunun bir şekilde karşıma çıkması “farklı bir yol olabilir” diyen melekle Micheal’ın ilk konuşması gibiydi. 

Micheal 1. Ev’e gider ve o evden ayrılmadan önce ona bir harita verilir. Bu anlık haritadır. Bu harita sadece anlık olarak bulunduğu yeri ve yakını gösteriyordur. Benim haritam ise 2009’da yani Tanrılar Okulunu okuduktan bir yıl sonra Human Design ile tanışmama denk geliyor… Human Design size harita sunar, yol ayrımlarında nasıl karar vereceğini, neyin sizin için doğru olduğunu sadece sizin karar vereceğinizin bilgisine size sunar. Tam bir anlık harita gibi çalışır… gelecek yok, geçmiş yok sadece o an…  ilk evde bu haritanın verilmiş olması da ayrıca çok anlamlı…

Micheal 2. Evde bilgileri ve hediyelerini alırken ben de Human Design’ı araştırmaya başladım, kendimi tanımaya başladım. Haritamı kullanarak hangi kaynakların benim için doğru olduğunu seçebilme şansını kullandım. Eckhart Tolle’lar, Kryon’lar, Debbie Ford’lar, doğru seminerler, hatta Yuvaya Yolculuk bile ilk o dönemde okunmuştu…  

O kendi yolunda ilerlerken ben de kendi yolumda farklı evlerde ilerliyormuşum. Arındığım, kendimi affettiğim, hayatıma giren insanları artık bana etkileri olmadan geçmişimde tutabilmeyi öğrendiğim ve zihin oyunlarımı görmeye başladığım süreçti.

Micheal fırtınalarla ya da büyük depresif dönemlerden geçerken ben de geçmişim.  Bunların hepsinin birer arınma ve yeniden doğma, geçmişin yıkılışından dolayı sarsıntılar olduğunu biliyorum. Gerekli durumlardı da yoksa yeniyi hayatıma getiremezdim.

6.Evde, sevgini dört niteliğini öğreniyor, bunlar:
  •          Sevgi sessizdir.
  •          Sevginin bir gündemi bir hesabı yoktur.
  •          Sevgi şişinmez, kendini övmez.
  •          Sevgi diğer üç niteliği mükemmel şekilde kullanacak bilgeliğe sahiptir.

Ben bir süre önce bunu çok büyük bir olayda yapabildiğimi gördüm. O sırada fark etmemiştim, kitabı tekrar okurken bir anda kendimi o dönemde buldum ve bunu öğrendiğimi hatta hayata geçirdiğimi fark ettim.

Son ev yani 7. Ev, kendi değerini bilme evi, kendini sevip sevmediğin ve istediğin hayatı yani kendini yuvada hissetmeye değer olup olmadığının testten geçtiği ev, şimdi buradayım işte…

2008'de hayattan bıkan ve kendinden nefret eden kişiden çok farklıyım. Hatta kendimi çok seviyorum. İnsanlara ve yaşama olan bakışım çok değişti. Gerçekten eşsiz olduğumu, kötü gibi gözükebilecek özelliklerimin doğru kullanıldığında bende olmasının bir nedeni olduğunu ve beni ben yapan parçam olduklarını gördüm…

Kötü özellik, eksik parça, yetersizlik gibi durumlar yok sadece yanlış kullanım var. Siz de bir şey varsa bunun mutlaka bir nedeni vardır. Eğer sizi mutlu etmiyorsa ya nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz ya da zihinle kendiniz (öz) olmayan haldesiniz demektir…  

Human Design ile ilgilenmeye ilk başladığım zamanlarda “keşke şu kanal bende olsaydı, keşke bir jeneratör olsaydım, beklemek kadar kolay bir şey mi var mı?” derdim, imrenirdim onlara, şimdi görüyorum bunun ne kadar anlamsız olduğunu. Hayatım, hayat amacım için zaten mükemmel yaratılmışım sadece kullanmayı öğrenmem ve biraz parlatmam gerekiyormuş…

Yedi ev ile Human Design’ın 7 yılının çok tesadüf olmadığını hep hissediyordum. Belki bu romanla duygusal bağım olduğu için bu kadar eş zamanlı ilerledi yaşadıklarım diye düşünebilirsiniz ama ben ilk defa 2010 yılının ortalarında okudum, süreç benim için çoktan ilerlemeye başlamıştı. İçinde metaforlar olsa da hikayeden öte olduğu kesin, benim de haritamla hareket ettiğimi ve onu kullanarak doğru ilerlediğim kesin...

Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…


Not: Merak edenler için bütün yolculuk boyunca beni takip eden, tuzaklar kuran yeşil canavarla sonbaharda savaştım ve yendim… 7. Evdeki testi geçer miyim? Kesinlikle…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

7 Temmuz 2015 Salı

Kendine İnanmak - 1


“Kendime, yani o an’a dek ben olduğuma inandığım şeye güvenmemeyi öğreniyordum. Benliğimin karanlık ve tembel bir kısmının tüm varlığımı yönlendirdiğini henüz anlamaya başlamıştım. Sonunda bir şeyler en yalın haliyle kendini göstermeye başlamıştı.” Tanrılar Okulu kitabında Stefano D’Anna böyle söylüyordu. Benim için bu muhteşem kitaptaki en güzel bölümlerden biridir çünkü aslında kendine inanmaktan kastedilenin kimsenin bilmediğini anlatıyor. Kendime güvenmemeyi öğreniyordum, içimdeki karanlığın tüm varlığımı yönlendirdiğini anlamaya başladım demek, kendim zannettiğim şeyin zihin olduğunu ve artık zihinle kendimi ayırmaya başladım demektir…

Çocukluk yıllarının başlarından itibaren üzerimize uygulanan koşullandırmalardan dolayı biz, biz olmaktan çıkarız ve artık zihin bizim yerimize hayatımızı yönlendirir. Bu, hayatın nedenlerinden biridir çünkü asıl amaç zaten o perdenin ötesine geçebilmek ve öz ile zihni ayırabilmektir. Zihnin işgalinde olan hayatlar gayet karışık, karanlık, anlamsız ve aslında çekilmez bir halde oluyor ama yine de kendimiz zannediyoruz zihnimizi ve ona daha çok sarılıyoruz, karanlığa daha da çok batıyoruz zamanla…

Kendimiz zannettiğimiz zihin bize olmamız gerekenden farklı bir hale sokuyor, davranış kalıpları, belirli tepkiler ve kısır döngüleri yerleştiriyor hayatımıza. Ne zaman bunun dışına çıkmaya çalışsak bizi daha çok kendine bağlayacak oyunlar yaratıyor. Bize öyle neden-sonuç ilişkileri sunuyor ki mantıklı olarak baktığımızda onu dinlemenin ne kadar doğru olacağını bize gösteriyor, korku salıyor üzerimize ve kendi istediği gerçeği bir şekilde kabul ettiriyor…

Benim en çok verdiğim örneklerden biri sabah yürüyüşlerine başlama zamanımdır. Sabahları yürüyüş yapmaya karar verdiğimde ayak kemiğimdeki sorunun nedensiz olarak tekrar ortaya çıkardı. Ağrısından yürüyecek durumum olmazdı ve yürürsem daha da artar diye düşünüyordum. Bu şekilde iki yıl başlayamadım ama dört yıl önce bir sabah saat çaldı ve doğruldum yatakta, derin bir nefes aldım “yürüyüşün bana iyi geleceğini biliyorum ve istediğin kadar ağrıyabilirsin o yürüyüş yapılacak" dedim kalktım hazırlandım ve yürüdüm. İlk gün evet ağrı vardı, ikinci gün hafiflemişti ve üçüncü gün hiçbir şey kalmamıştı.

Yürüyüş, derin ve depresif düşüncelerden çıkmak, kendimi gözlemek için çok iyi bir araçtı ve zihin bunların hiçbirini yapamamam ve onun istediği doğrultudan çıkamamam için önüme engeller, neden yapmamam gerektiği ile ilgili işaretler koyuyordu… Bazen deriz “bak evren bana işaret gönderiyor yapmamam için” diye, peki bunu yapan aslında zihinse ne olacak? Bunun ayrımlarını kavrama, sindirme önemli olan ve zaman alan… Son dört yıldır arada aksamalar olsa da düzenli olarak yürüyorum ve benim için yüzmekle birlikte en iyi meditasyon yöntemi. Saatlerce oturup, içime dönmek yerine hayatın içinde bunu yapmamı sağlıyor. Zihin buna engel olmak istedi ve o biliyor ki benim yapımdaki bir insanın dakikalarca oturup meditasyon yapamayacağını ve aslında onu iki gün sonra bırakacağımı onun içinde meditasyona hiç sesini çıkarmadı. Kişi kendini tanımaya başladığında her yöntemin her bilginin ona uygun olup olmadığını ve nasıl ayırt edebileceğini de öğreniyor. Önemli olan kendini tanımak ve zihinden yani egodan uzaklaşmak…

Kendine inanmaya Human Design’dan örneklersek eğer; Human Design’da dört tip insan aurası vardır ve her tipin aurası farklı şekilde çalışır, farklı özellikleri vardır. Manifestör aurası kapalı ve iticidir, bundan dolayı çok etkilidir. Jeneratör aurası kavrayıcıdır, içine alır bunun için mıknatıs gibi çeker, Projektör aurası odaklanmıştır bu sayede ilgi çekerler, Reflektörlerin örnekleyen aurası vardır, diğerleri kendini görür onlarda…

Bir Manifestör olarak benim eskiden en çok kafa yorduğum konu “insanları nasıl etkileyebilirim?” idi… çok etkili aurası olan bir Manifestorün etki için yol araması demek kendine inanmadığını; aurasına ve kendi doğasına güvenmediği anlamına gelir ki kesinlikle ne farkındaydım ne de buna inanırdım. Tamamen zihinle hareket ettiğimden dolayı da o etkiyi sağlamak için yapılan her şey tam ters etki yapardı…

Bir Jeneratör kendi aurasının çekim gücüne inanmayıp, ona geleceğine inanmadan her şeyin üstüne atlaması onun kendisine ve aurasına inanmadığı anlamına gelir ve en çok yaptıkları şeydir bir şeylerin üzerine atlamak çünkü zihin her türlü nedeni onlara sunar…

Bir Projektör ilgi çekici doğasının çalışmasını beklemeden ilgi çekmeye çalışması demek onun kendi doğasına inanmaması demektir ve tabiki bir Projektörde zihinle hareket ettiğinde en çok ilgi çekmeye, kendisini göstermeye çalışır.

Her kim ki kendisinde olan şeyi yadsırsa, inanmazsa, güvenmezse artık o özellik o kişi için devre dışı kalır, “Bana inanmıyorsan çalışmam senin için” der ve çalışmaz. Zamanla bizlere olan şey de bu, doğal yeteneklerimiz ve bizi biz yapan şeylerin üstünün kapanması ve bizde olan şeyleri fark etmeden hayatta en çok onu aramaya başlayışımız…

Hayat içinde daha çok farkındalık kazandıkça, nasıl her şeyin gözümüzün önünde bizim için hazır olduğunu gördükçe düzenin aslında nasıl büyük bir şaka olduğunu anlıyoruz… Kendimiz zannettiğimiz zihinle öz’ün ayrımına varmak, zihnin oyunlarını görmek çok zor bir süreç olsa da,  aslında çok eğlenceli hale geliyor zamanla. Gücünüz ve yetenekleriniz kullanabilir hale geldikçe işte bu keyif anlatılamaz ancak yaşanır. Kendiniz zannettiğiniz şeyden ne kadar farklı olduğunuzu, aslında gerçeğinizin hep olmak istediğiniz kişi olduğunu gördükçe, bunu yaşadıkça hayatın anlamı ve güzellikleri ortaya çıkabiliyor…


5 Aralık 2014 Cuma

Büyük Mücadele



Hepimizin amacı kendimizi yuvada gibi hissetmek,  bu olmamız gereken kişi olduğumuzda hissedilecek bir duygu. Biz hayat yolunda ilerlerken zihin (ego, nefs), kontrolü tamamen eline geçirmiştir, kendi Öz’ümüzle olan bağlantımızı koparmıştır ve sonunda kendimizi unutup zihnin birer kölesine dönüştük. Yuvaya ulaşmanın anahtarı bu köleliğe son vermek ve tekrar özgürleşmektir. Dünyadaki en büyük ve en önemli mücadeledir. Yani kendi içimizde büyük bir savaş olacak demektir. Zihne kaptırdığımız her alanı tekrar geri almamız gerekiyor, her kale teker teker geri alınmadan da bu mücadele bitmeyecek ve her zaman bu kaleleri geri almak isteyen zihne karşı dikkatli ve tetikte olmak da gerekecek.

Öz, gerçek kendimiz, bizi yaşamak için geldiğimiz yere, olaylara, koşullara taşırken, zihin bizi bunlardan uzaklaştırır. Kendi egemenliğini üzerimizde kurmak için her yolu dener, her türlü gerekçeyi sunar bize… Bu filmlerdeki kötü karakterlere benziyor; istediğini elde etmek için her şey mubahtır diyen, her şeyi yapabilecek kadar gözü dönmüş karakterlere… Tanrılar Okulu en sevdiğim kitapların başında gelir ve orada Dreamer başa vura vura öğretiyor tıpkı disiplinli bir öğretmen gibi. Bu dönüşüm sürecinde dikkatin ve çalışmanın ne kadar önemli olduğunun sürekli altını çiziyor. Matrix’te Neo ile Ajan Smith arasında kıyasıya bir mücadele var.  Güçleri o kadar yakın ki, dişe diş göze göz devam ediyor savaşları; zihnin oyunları gibi her yerden yeni Ajan Smith’ler çıkıyor çevredeki herkes bu zihin oyununa alet olabiliyor. Ruhsal öğretileri içinde barındıran filmlerde, kitaplarda hep bu mücadele hali var. En meleksi kitaplardan biri olan Yuvaya Yolculuk’ta yeşil çirkin bir yaratıkla savaş var ve bu yaratığın Michael‘ın sevgisiz yanı olduğunu söylüyorlar. Onu yenmeden yuva’ya gidemiyor Michael… Hepsinde kötü karakter çok güçlüdür ve diğerinin bir eğitim süreci, bir kendini bulma süreci vardır… Tıpkı bizim gibi, Öz’den çok uzaklaştık, önce ona ulaşmamız ve tekrar gücü ona vermemiz gerekiyor.

Kalıpları kırmak, zihnin oyunları ile baş etmek, çevrenin seni eskisi gibi istemesi ve bunun için seni yoldan çevirmeye çalışması, alışkanlıklar, bağımlılıklar, refleks haline gelmiş tepkiler… kolay değil… evet gerçekten büyük bir mücadele ve zor olması aslında buna ne kadar değeceğinin işareti… bizim için bunu yapmak çok şeyleri değiştirecektir… Eşiği geçene kadar zorlanırız ama geçtikten sonra her şey değişir…

Sevgi sözcükleri söylenebilirdi, çiçekler, böceklerden de bahsedebilirdim ama dünyanızı değiştirmek için bu mücadelede asıl gerekli olanlar: bilgi, sabır, dirayet, inanç, zorlukları göze alabilmek… evet büyük bir mücadele ama imkansız değil. Bütün bunları göze aldığınızda, yolunuzda gerçek kendiniz olarak ilerlediğinizde yuvaya kavuşacağınız bir serüven.

İletişim için: arslaneb@gmail.com