özsaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özsaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2016 Pazar

Ne Kadar Değerliyim?


Öz değer, öz sevgi ve öz saygı;  bunlardan biri olmadan diğerleri de olmayacak şekilde iç içe geçmiş kavramlardır. Burada içlerinden öz değeri kullanmayı seçiyorum.

Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.

***

Human Design’da kalp merkezi öz değer ile ilgilidir, aynı zamanda materyal dünyada bu merkezin konusudur. Bu merkez insanlığın %30’unda tanımlıdır, %70’inde ise tanımsızdır. Bu demektir ki insanlığın %70’inde öz değer konusunda açıklık vardır. Kalp merkezi koşullandırma sıralamasında en üsttedir, zihin oyunlarının en hassas olduğu merkezdir. 

Reklam sektörü neden bu konular üzerine gider? Neden size değerli olduğunuzu ancak onların ürünleri kullanıldığında hissedeceğinizi söylerler? Neden kendini kanıtlamak çok rastlanan bir durum? Bana iyi bir eş olacağını kanıtla, kendini bu şirkete adayacağına kanıtla, beni sevdiğini kanıtla, sana güvenebileceğimi kanıtla…

Zihin, değerimi hissedebilmek için bütün bunları yapmalıyım der: Babamın bu istediğini yapmalıyım, ona iyi bir evlat olduğumu göstermeliyim… Arkadaşım için bunu yapmalıyım, en iyi arkadaşının ben olduğumu kanıtlamalıyım… Terfinin benim hakkım olduğunu göstermek için mesaiye kalmalıyım, daha çok çalışmalıyım… Ayrıca o şampuanı almalıyım saçlarımın buna değer olduğunu kendime kanıtlamalıyım…

Diğer kesim yani %30’luk kalp merkezi tanımlı olanlar ise kendi içinde ikiye ayrılıyor ya egosu çok şişkin oluyorlar ya da egolarını tamamen bastırmış oluyorlar… Her ikisi de sağlıksız ve yanlış kullanımdır. (Ego, zihin ya da nefs değil benlik anlamındadır. BEN diyebilmektir)

Ben, egosunu bastırmış olan kısma giriyordum. Bu zamana kadar gördüğüm vücut haritaları içinde kalp merkezinde en çok aktivasyonu olan harita benimki olsa da son yıllara kadar en bastırılmış ego da bendeydi herhalde. Daha önceden kalp merkezinin özelliklerini bilseydim, benimkinin kesinlikle tanımlı olmadığını iddia edecek kadar da öz değerimi kaybettiğimi de söyleyebilirim. Yıllar geçtikçe ne derece egomu baskıladığımı fark ettim. Yavaştan ortaya çıkmaya başladı ve tam zıt uca geçti, ego patlaması şeklinde dolandım bir süre. Yaptığım o çok kötü kekleri bile sanat şaheseri şeklinde bakıyordum ve hatta hala aile içinde esprimiz vardır “aaa ben yaptım tabii ki mükemmel  oldu” diye ama bu da zamanla dengeye geldi…

***

İstemediğin şeyleri başkasının ya da kendi gözündeki değerini artırmak için yapmıyor musun? Peki, istemediğin bir şeyi yaparak gerçekten kendini değerli mi hissediyorsun? Doğru değil mi, istemediğimiz çoğu şeyi yapıyoruz… 

Peki, o çok istediği evi almak, o kaliteli hayatı yaşamak için istemediği şeyi yapan kişiler gerçekten kendi değerlerini biliyorlar mı? Bütün bunların çok farklı şekillerde de yapılabileceğini düşünebiliyorlar mı? Başta söylediğim başucu kitaplarımda lüks mağazalara gidiyorlar, kaliteli yerlere gidiyorlar, evlerini ona göre seçiyorlar… Ama her şeyin bir zamanı var, bir anda olmuyor. Adı üstünde Öz-Değer... Özü ile zihnini ayıramayan insan nasıl onun değerini bilsin. Bunun için niyet etmiş olması, farkındalık kazanması, kendini tanıması, kendisi ile yüzleşmesi, arınması ve özüne ulaşması gerekiyor. Öz değere sahip olmak, istemediğin hiçbir şeyi şartlar gerektiriyor diye yapmak zorunda hissetmemektir. İstediğin bir şey için de elinden geleni yapmaktır, onu hak ettiğine inanmaktır… Bu Öz halde olmanın kuralıdır…

Kalp merkezi ister tanımlı olsun ister tanımsız bizim değerimizi etkilemez. Ne yaptığımız iş, ne toplumdaki statümüz, ne banka hesabımız, ne de başkalarının düşünceleri bizim değerimizi değiştirmez. Bizler bu dünyaya insan olarak geldik. Bu dünyaya yaşayacağımız hayata uygun özelliklerle donatılmış olarak, kazanacağımız bilgelikler için de açıklıklarımızla yaratıldık ama eşit değerde de yaratıldık… Değerimizi kanıtlamaya çalışmak, başkalarına karşı kendini üstün ya da aşağıda görmek bunu reddetmektir, belki de en büyük günahlardan biridir… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

28 Nisan 2016 Perşembe

Yarışmadan Olmaz mı?



Rekabet hayatın her alanında var, ilk önce kardeşler arasında başlar, oyunlarda arkadaşlarla devam eder, okulda, ilişkilerde, çalışma hayatında, yani her yerde var. Dünya düzeni zaten bunun üzerine kurulu; en başarılı olma, en güzel olma, en çok satışı yapma, en iyi arkadaş olma… filmler, diziler, kişisel gelişim programları hatta ana okuldaki eğitim bile bizleri bu doğrultuda zorlayan bir görev üstlenmiştir. İnsanlar bunun tek yol olduğuna ikna edildi bile: yarışmadan olmaz, rekabet bizi geliştirir…

Garip bir şekilde rekabet ederken de aynı olmaya başladık. Hareketler, saçlar, yüzler, işlerin yapılış tarzları, aktiviteler, paylaşımlar… Rekabet etmek, ben de sizin gibiyim demek oldu. Özgün olma, kendin olma, kendi hayalinin peşinden koşma kalmadı, en iyi ihtimal bir adım farklı olduk… büyük çoğunluğun hayali bizlerin hayali oldu…

Kalp merkezi irade, özsaygı, özdeğer ile ilgili bir merkezdir ve aynı zamanda Ego merkezi olarak da geçer. Buradaki ego çoğu kullanılışı gibi zihin, nefs ya da sahte benlik anlamında değildir, benlik anlamındadır, BEN diye bilmektir. Rekabetle, yarışmakla ilgili bir kapı vardır ve o da bu merkezdedir. Çünkü doğru bir rekabetin içine girebilmek için öncelikle BEN, BENİM isteklerim, BENİM hayallerim diyebilme gücüne, iradesine sahip olmak gerekir…  

Kalbi ve bu kapısı da tanımlı birisi Strateji ve Otoritesi ile çalıştığında rekabet konusunda usta olabilirler… Kalp merkezinin insanlığın sadece %30’unda tanımlı olduğunu düşünürsek ve sadece tek kapının bu konuda desteklediğini düşünürsek, o oranın çok ama çok daha düşük olduğunu tahmin edebiliriz herhalde.

Beş yıl önce sabah yürüyüşlerine başladığım zamanlarda, arkamdan gelen bir kadın beni geçti garip bir şekilde panik oldum. Onu geçmek istedim ve hızlanmaya başladım. Kadının adımlarının büyüklüğünü, hızını, duruşunu incelemeye ve onu nasıl geçebileceğimi düşünmeye başladım. Hızlanıp geçiyordum ama sonra kadın beni tekrar geçiyordu, tekrar tekrar aynısı oldu. Daha sonra bunun aslında ortaokul yıllarımda bile olduğunu fark ettim. Önümde yürüyen birisi olduğunda ya da beni geçen birisi dürtüsel olarak onu geçmek için debeleniyordum… 

Amacımı kadını geçmek yerine kendimi geliştirmek ve kendimi geçmek olarak değiştirdim. Benim onu geçmem ya da onun beni geçmesi artık önemini kaybettiğinde kadını sadece referans noktası gibi kullandım; hızım stabil mi, nasıl ilerliyorum, düşüncelere dalıp yavaşlıyor muyum şeklinde. Daha önceleri beni sürekli geçen, bazen hızlanmama engel olacak şekilde önümde ilerleyen kadın bir süre sonra yolun karşı tarafına geçti ve bir ara sokağa girerek yolumdan tamamen çekildi…

Bunu çok fazla denedim, farklı şartlarda, farklı ruh hallerimde, farklı kişilerle… Geçmek için uğraşırken, diğer kişi bir engelken; sadece kendi hızımda ilerlerken arada bir kontrol ettiğim bir referans olduklarında kaybolduklarını ve yolumun açıldığını fark ettim. İnsanların nasıl farklı yönlere gittiklerini, hayatın bizleri nasıl yavaşlatıp, nasıl hızlandırdığını gördüm. Sen gitmek istediğin yolda gerektiği gibi ilerliyorsun, önündeymiş gibi gözükenler zamanla yolundan çekiliyorlar ve yolu sana açıyorlar….

Rekabet ya da yarış insanı gerçekten yoldan çıkarabiliyor. Kişi, başkasının yoluna dikkat ederken kendi önündeki engelleri görmüyor, kendini kaçırıyor. Sonuç olarak başarısızlık ya da kısa süreli başarı ardından gelen büyük hüsran yaşanıyor. Hedef kendini aşmak, kendini yenmek olmalı. Sen kendi hızında ilerlerken önünde yeni yollar açılıyor. Dikkatin kendinde olduğundan bu yolları kaçırmıyorsun, bu fırsatlarla daha da ilerliyorsun. Diğer kişi belki ışıklarda beklerken, belki yolda bir arkadaşı ile karşılaşıp oyalanıyorken, belki gideceği yol, hedef seninkinden çok farklılaşıyorken, onunla yavaşlamıyorsun.

Sabah yürüyüşlerinin bana en güzel öğrettiği şey kimseyi hedefe koyma, kimseye yetişmeye çalışma, kimse ile rekabet etme. Rakip olduğunu düşündüğünüz kişinin önüne geçemezsiniz, hep arkasında kalırsın. Yenilgiyi baştan kabul etmiş olursun. Çok iyi sporcular rakiplerine göre hareket etmezler amaçları kendi rekorlarını tekrar tekrar kırmaktır, onlar bu konudaki en iyi örneklerdir.

Dünya düzeni bu şekilde kurulmuş gibi gözükse de, bize dayatılan her şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu her geçen gün tekrar tekrar görüyoruz… İnsanoğlu ne garip varlıktır ki kendi doğasına aykırı her şeyi yapar ama yine de mutlu olmayı bekler… Nasıl ki zamanında bu dayatmalara inanmak bir tercihti, değiştirmek de başka bir tercihtir.

İletişim için: arslaneb@gmail.com