ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2016 Pazar

7 OLdum…


Nefsin 7 mertebesi,

Bilincin 7 düzeyi,

Yuvaya Yolculukta 7 ev,

Human Design’da 7 yıl…

Yooo hayır, Susam Sokağındaki gibi 7 rakamını öğretmeye çalışmıyorum…

Diğerleri için bir şey diyemem ama Human Design’a göre artık 7 yılımı doldurdum…

2009 sonbaharında bir gün öğle saatlerinde işten izin alıp koşa koşa analizimi yaptırmaya gitmiştim ve 2016 sonbaharında arınma, öze dönme sürecim tamamlandı, 7 OLdum...

Ra’dan ilk Human Design eğitimi alan ustalardan biri yazısında “7 yıl tamamlandığında her şey değişecek diye beklemeyin. 7 yıl içinde zaten her şey yavaş yavaş değişiyor” diyordu… Aynen dediği gibi 7 yıl tamamlandığında sihirli değnek bütün hayatımı ya da dünyaya olan bakışımı değiştirmedi, bu yıllar içinde oldu…

Geriye dönüp 7 yıl önceki halimi hatırlamaya çalıştığımda en bariz hatırladığım her şeyin karanlık olduğu… Düşüncelerim, hayallerim, iletişimim, çalıştığım ortam… Her şey karanlık…

İlk yıllar kendimi tanımakla, ne istediğimi bulmakla geçti... Strateji ve Otoriteme alışmaya çalıştığım, hatalar yaptığım, inancımın sınandığı ve diğerlerinin bana eskisi gibi davranmalarıyla mücadele etmekle geçti… Bu duruma alışamayanları hayatımdan çıkartmayı seçtim… Bir insanın kendini sevmesinin en büyük göstergesi, kimseye kendini sevdirmek ya da kabul ettirmek zorunda olmadığını anlaması ve bunu gerçekten yapabilmesidir… O zaman gereksiz olan herkes yavaş yavaş çıkıyor hayatınızdan… Yeni insanlar sizi zaten asıl halinizle tanıyacakları için her şey daha kolay ilerliyor…

Son zamanlarda, yıllar önce okuduğum ruhsal gelişim kitaplarından beğendiklerimi tekrar okudum… Bilinç düzeyi değişince insanın eskiden hiç anlamadığı şeyleri şimdi normal bir şey gibi karşılamasını yaşadım… Okurken aynen şu durumdaydım “bu tamam, bu da tamam, bunu da çözdüm, bununla ilgili sıkıntım yoktu zaten, sevgili kitap bu benim için geçerli değil…” şeklinde oldu. Bir şekilde artık farklı bir bilinç düzeyinde olduğumu biliyorum… Hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara, inanç sistemlerine her şeye farklı bakıyorum…

7 yılın dolduğu gün Ra’nın benimle ilgili olan bazı ses kayıtlarını tekrar dinledim… ilk dinlediğim zaman ağlayarak dinlemiştim “neden ben” diye içimden söylenmiştim, şimdi ise “Oldu bu iş, artık gerçek bir manifestör oldum, kendim OLdum” dedim

Bilgiyi almak, anlamak, uygulamak, tekrar anlamak, sindirmek ve Olmanın sırası vardır… İnsanlar bir kitap okuduklarında ya da bir eğitimi aldıklarında onu anladıklarını zannederler ama sadece o anki bilinç düzeylerine uygun kısımları anlamışlardır. Bazı kitaplar ya da öğretiler için çok katmanlıdır denir, ancak zamanla katmanların aşılacağı söylenir ya, bunu çok güzel bir şekilde deneyimledim. Danışanlarımda da görüyorum, bazı şeyler ilk gün farklı algılanırken zamanla üzerine çalıştıkça gerçekte ne olduğunu anlıyorlar. Uygulamaya devam ettikçe sindiriyorsunuz ve en sonunda o oluyorsunuz…

7 yıl uzun mu? Katmanları teker teker geçmek, sindirmek ve olmak için ideal zaman…

7 yılın tek bir anını bile boş bırakmadan yaşadım… inancımın zayıfladığı, zihnimin beni yerden yere vurduğu zamanlar oldu ama pes etmedim, kendime hadi devam dedim… insanlara anlatırken suratlarındaki o garip gülümsemeyi gördüm, umursamadım… insanların düşüncelerine önem vermemeyi öğrendim…

Hayatımda “olmak” istediğim kişinin kendim olduğunu çok açık bir şekilde gördüm:

Manifestörüm; insanlar beni anlamıyorlar, hatta kapalı auramdan zaman zaman hoşlanmıyorlar ama ben bunu seviyorum.

3/5 profilim var; dene-yanıl süreçlerimde yaşadıklarımı başkası büyük olasılıkla kaldıramaz ama ben bu durumu da seviyorum, sağlam bir yapı veriyor, her düştüğünde kalkacak gücü de… daha ne olsun J

Herkesin yok etmeye çalıştığı egonun ben de doğalı var… Herkes egonun kötü olduğunu ve bırakmanın doğru olduğunu söyler ama benim gibi güçlü egosu olan bir insan, çocukluk yıllarında onu bırakmayı seçti ve neler olduğunu büyük hayat dersleri ile gördü… Doğal ego şişirilmeden korunması gereken bir şeydir, bırakmak reddetmek kendini reddetmektir, gücünü bırakmaktır… ve evet artık hem egoma hem de onun asıl kaynağı İRADEME tekrardan sahibim…

İnsanların sözlerine, gerekçelerine, bahanelerine güvenmeyi bıraktım. Artık sezgilerimin çok daha güvenilir olduğunu anladım… Kendine inanmak biraz da bu değil mi? İllüzyon dünyasına değil de içindeki gerçeğe güvenmek… bu süreç bana bunun ne kadar doğru çalıştığını gösterdi. Sizin iyiliğinizi düşündüğünü söyleyen, bunu bir şekilde göstermeye çalışanların kendi özel gündemleri olduğunu fark ettim… dış otorite ya da koşullandırmalara karşı artık savunmasız değilim…

İnsanların beni kabul etmek ya da beni sevmeleri için onların istediği şeyleri yapmamı beklemeleri ve benim de yapmam gibi tipik açık G Center’a oynayan zihin oyunlarını aştım… Sevgiyle ilgili ya da kabul edilmekle ilgili bir sorunum da kalmadı… Ayrıca artık “sizin sevmeniz neden önemli? Neden kendinizi bu kadar önemsiyorsunuz ki?” diyebilme lüksüne sahibim J

Duygusal dalgalarım yine iniş yaşayacak, melankoli zamanlarım yine olacak… Bunları yadsımak gibi bir durumum olamaz. Artık onların neden olduğunu biliyorum ve neden yaşamam gerektiğini de... onlar bana hayatta ne istediğimi ya da neyi değiştirmem gerektiğini gösteren yol işaretleri… Hayatımın sonuna kadar benimle birlikteler, bana engel olarak değil yol gösterici olarak… Çok şükür artık işaretleri okumayı biliyorum…

Geçenlerde bir danışanıma haritasını anlattığımda “çok zor bir haritam var” dedi. Zor olan harita da yok, iyi ya da kötü de yok… Herkes bu dünyada yapması gereken şeyi gerçekleştirmek için gerekli donanımla doğmuş durumda; doğru kullanmak ya da kullanmamak kişinin tercihi, özgür irade durumu…

Süreç zor mu? Aslında hiç zor değil ve çok da keyifli.. Geçmişte yaşadığınız her şeyi sıfırlıyorsunuz çünkü anlamlandırabiliyorsunuz ve yük olarak taşımanıza gerek kalmıyor… İnsanları tanıyorsunuz, onları olduğu gibi kabul ediyorsunuz ve size uygun olmayanları hayatınızda tutmak için anlamsız bir mücadele içine girmiyorsunuz… Yaraları kanatıp kanatıp durmuyorsunuz… Sevgiye, kabul edilmeye, onaylanmaya, dikkat çekmeye olan ihtiyacınız kalmıyor… Onların peşinde koşturmak ve karanlık içinde yaşamak yerine yeni amaçlar, istekler ve deneyimler için heyecan duyarak geçiyor… Keyifli, neşeli ve korkusuzca…

Bu sürecin tamamlanmasına yaklaşırken ilk başta şüpheye düştüm “acaba yuvaya dönebilecek miyim? Ya çok hatalar yaptıysam ve farkında olmadan süreci ihmal ettiysem” diye ama bu şüphe de sadece bir zihin oyunu. Bunun gerçekleştiğini de yuvada olduğumu da kimse söyleyemez. Bunu yapabilecek tek kişi var o da BENİM… Zihin devreye girip beni bu gerçekten uzaklaştırmaya çalışsa da onun oyunlarına karşı her daim tetikteyim… Çirkin Yeşil Canavar sürekli yakınımda olacaksın, pusuda bekleyeceksin ama ben de her zaman senin farkına varacağım…

Benim için deneyim bitmedi, öğreneceğim, yaşayacağım daha çok şey var… Yeni deneyimler, yeni öğrenilecek dersler… tek fark artık bütün bu deneyimleri kendim olarak edineceğim. Eskisi gibi çukurun içinde patinaj yaparak tekrar tekrar aynı çukurun içinde dönüp durmayacağım… Ben artık Ben Oldum…

Beni eskiden tanıyanlar, yıllardır görmediklerim artık yeni birisi ile tanışıyorsunuz…

Merhaba ben 3/5 Duygusal Manifestör Ebru ARSLAN…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

1 Mayıs 2016 Pazar

Ne Kadar Değerliyim?


Öz değer, öz sevgi ve öz saygı;  bunlardan biri olmadan diğerleri de olmayacak şekilde iç içe geçmiş kavramlardır. Burada içlerinden öz değeri kullanmayı seçiyorum.

Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.

***

Human Design’da kalp merkezi öz değer ile ilgilidir, aynı zamanda materyal dünyada bu merkezin konusudur. Bu merkez insanlığın %30’unda tanımlıdır, %70’inde ise tanımsızdır. Bu demektir ki insanlığın %70’inde öz değer konusunda açıklık vardır. Kalp merkezi koşullandırma sıralamasında en üsttedir, zihin oyunlarının en hassas olduğu merkezdir. 

Reklam sektörü neden bu konular üzerine gider? Neden size değerli olduğunuzu ancak onların ürünleri kullanıldığında hissedeceğinizi söylerler? Neden kendini kanıtlamak çok rastlanan bir durum? Bana iyi bir eş olacağını kanıtla, kendini bu şirkete adayacağına kanıtla, beni sevdiğini kanıtla, sana güvenebileceğimi kanıtla…

Zihin, değerimi hissedebilmek için bütün bunları yapmalıyım der: Babamın bu istediğini yapmalıyım, ona iyi bir evlat olduğumu göstermeliyim… Arkadaşım için bunu yapmalıyım, en iyi arkadaşının ben olduğumu kanıtlamalıyım… Terfinin benim hakkım olduğunu göstermek için mesaiye kalmalıyım, daha çok çalışmalıyım… Ayrıca o şampuanı almalıyım saçlarımın buna değer olduğunu kendime kanıtlamalıyım…

Diğer kesim yani %30’luk kalp merkezi tanımlı olanlar ise kendi içinde ikiye ayrılıyor ya egosu çok şişkin oluyorlar ya da egolarını tamamen bastırmış oluyorlar… Her ikisi de sağlıksız ve yanlış kullanımdır. (Ego, zihin ya da nefs değil benlik anlamındadır. BEN diyebilmektir)

Ben, egosunu bastırmış olan kısma giriyordum. Bu zamana kadar gördüğüm vücut haritaları içinde kalp merkezinde en çok aktivasyonu olan harita benimki olsa da son yıllara kadar en bastırılmış ego da bendeydi herhalde. Daha önceden kalp merkezinin özelliklerini bilseydim, benimkinin kesinlikle tanımlı olmadığını iddia edecek kadar da öz değerimi kaybettiğimi de söyleyebilirim. Yıllar geçtikçe ne derece egomu baskıladığımı fark ettim. Yavaştan ortaya çıkmaya başladı ve tam zıt uca geçti, ego patlaması şeklinde dolandım bir süre. Yaptığım o çok kötü kekleri bile sanat şaheseri şeklinde bakıyordum ve hatta hala aile içinde esprimiz vardır “aaa ben yaptım tabii ki mükemmel  oldu” diye ama bu da zamanla dengeye geldi…

***

İstemediğin şeyleri başkasının ya da kendi gözündeki değerini artırmak için yapmıyor musun? Peki, istemediğin bir şeyi yaparak gerçekten kendini değerli mi hissediyorsun? Doğru değil mi, istemediğimiz çoğu şeyi yapıyoruz… 

Peki, o çok istediği evi almak, o kaliteli hayatı yaşamak için istemediği şeyi yapan kişiler gerçekten kendi değerlerini biliyorlar mı? Bütün bunların çok farklı şekillerde de yapılabileceğini düşünebiliyorlar mı? Başta söylediğim başucu kitaplarımda lüks mağazalara gidiyorlar, kaliteli yerlere gidiyorlar, evlerini ona göre seçiyorlar… Ama her şeyin bir zamanı var, bir anda olmuyor. Adı üstünde Öz-Değer... Özü ile zihnini ayıramayan insan nasıl onun değerini bilsin. Bunun için niyet etmiş olması, farkındalık kazanması, kendini tanıması, kendisi ile yüzleşmesi, arınması ve özüne ulaşması gerekiyor. Öz değere sahip olmak, istemediğin hiçbir şeyi şartlar gerektiriyor diye yapmak zorunda hissetmemektir. İstediğin bir şey için de elinden geleni yapmaktır, onu hak ettiğine inanmaktır… Bu Öz halde olmanın kuralıdır…

Kalp merkezi ister tanımlı olsun ister tanımsız bizim değerimizi etkilemez. Ne yaptığımız iş, ne toplumdaki statümüz, ne banka hesabımız, ne de başkalarının düşünceleri bizim değerimizi değiştirmez. Bizler bu dünyaya insan olarak geldik. Bu dünyaya yaşayacağımız hayata uygun özelliklerle donatılmış olarak, kazanacağımız bilgelikler için de açıklıklarımızla yaratıldık ama eşit değerde de yaratıldık… Değerimizi kanıtlamaya çalışmak, başkalarına karşı kendini üstün ya da aşağıda görmek bunu reddetmektir, belki de en büyük günahlardan biridir… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

28 Nisan 2016 Perşembe

Yarışmadan Olmaz mı?



Rekabet hayatın her alanında var, ilk önce kardeşler arasında başlar, oyunlarda arkadaşlarla devam eder, okulda, ilişkilerde, çalışma hayatında, yani her yerde var. Dünya düzeni zaten bunun üzerine kurulu; en başarılı olma, en güzel olma, en çok satışı yapma, en iyi arkadaş olma… filmler, diziler, kişisel gelişim programları hatta ana okuldaki eğitim bile bizleri bu doğrultuda zorlayan bir görev üstlenmiştir. İnsanlar bunun tek yol olduğuna ikna edildi bile: yarışmadan olmaz, rekabet bizi geliştirir…

Garip bir şekilde rekabet ederken de aynı olmaya başladık. Hareketler, saçlar, yüzler, işlerin yapılış tarzları, aktiviteler, paylaşımlar… Rekabet etmek, ben de sizin gibiyim demek oldu. Özgün olma, kendin olma, kendi hayalinin peşinden koşma kalmadı, en iyi ihtimal bir adım farklı olduk… büyük çoğunluğun hayali bizlerin hayali oldu…

Kalp merkezi irade, özsaygı, özdeğer ile ilgili bir merkezdir ve aynı zamanda Ego merkezi olarak da geçer. Buradaki ego çoğu kullanılışı gibi zihin, nefs ya da sahte benlik anlamında değildir, benlik anlamındadır, BEN diye bilmektir. Rekabetle, yarışmakla ilgili bir kapı vardır ve o da bu merkezdedir. Çünkü doğru bir rekabetin içine girebilmek için öncelikle BEN, BENİM isteklerim, BENİM hayallerim diyebilme gücüne, iradesine sahip olmak gerekir…  

Kalbi ve bu kapısı da tanımlı birisi Strateji ve Otoritesi ile çalıştığında rekabet konusunda usta olabilirler… Kalp merkezinin insanlığın sadece %30’unda tanımlı olduğunu düşünürsek ve sadece tek kapının bu konuda desteklediğini düşünürsek, o oranın çok ama çok daha düşük olduğunu tahmin edebiliriz herhalde.

Beş yıl önce sabah yürüyüşlerine başladığım zamanlarda, arkamdan gelen bir kadın beni geçti garip bir şekilde panik oldum. Onu geçmek istedim ve hızlanmaya başladım. Kadının adımlarının büyüklüğünü, hızını, duruşunu incelemeye ve onu nasıl geçebileceğimi düşünmeye başladım. Hızlanıp geçiyordum ama sonra kadın beni tekrar geçiyordu, tekrar tekrar aynısı oldu. Daha sonra bunun aslında ortaokul yıllarımda bile olduğunu fark ettim. Önümde yürüyen birisi olduğunda ya da beni geçen birisi dürtüsel olarak onu geçmek için debeleniyordum… 

Amacımı kadını geçmek yerine kendimi geliştirmek ve kendimi geçmek olarak değiştirdim. Benim onu geçmem ya da onun beni geçmesi artık önemini kaybettiğinde kadını sadece referans noktası gibi kullandım; hızım stabil mi, nasıl ilerliyorum, düşüncelere dalıp yavaşlıyor muyum şeklinde. Daha önceleri beni sürekli geçen, bazen hızlanmama engel olacak şekilde önümde ilerleyen kadın bir süre sonra yolun karşı tarafına geçti ve bir ara sokağa girerek yolumdan tamamen çekildi…

Bunu çok fazla denedim, farklı şartlarda, farklı ruh hallerimde, farklı kişilerle… Geçmek için uğraşırken, diğer kişi bir engelken; sadece kendi hızımda ilerlerken arada bir kontrol ettiğim bir referans olduklarında kaybolduklarını ve yolumun açıldığını fark ettim. İnsanların nasıl farklı yönlere gittiklerini, hayatın bizleri nasıl yavaşlatıp, nasıl hızlandırdığını gördüm. Sen gitmek istediğin yolda gerektiği gibi ilerliyorsun, önündeymiş gibi gözükenler zamanla yolundan çekiliyorlar ve yolu sana açıyorlar….

Rekabet ya da yarış insanı gerçekten yoldan çıkarabiliyor. Kişi, başkasının yoluna dikkat ederken kendi önündeki engelleri görmüyor, kendini kaçırıyor. Sonuç olarak başarısızlık ya da kısa süreli başarı ardından gelen büyük hüsran yaşanıyor. Hedef kendini aşmak, kendini yenmek olmalı. Sen kendi hızında ilerlerken önünde yeni yollar açılıyor. Dikkatin kendinde olduğundan bu yolları kaçırmıyorsun, bu fırsatlarla daha da ilerliyorsun. Diğer kişi belki ışıklarda beklerken, belki yolda bir arkadaşı ile karşılaşıp oyalanıyorken, belki gideceği yol, hedef seninkinden çok farklılaşıyorken, onunla yavaşlamıyorsun.

Sabah yürüyüşlerinin bana en güzel öğrettiği şey kimseyi hedefe koyma, kimseye yetişmeye çalışma, kimse ile rekabet etme. Rakip olduğunu düşündüğünüz kişinin önüne geçemezsiniz, hep arkasında kalırsın. Yenilgiyi baştan kabul etmiş olursun. Çok iyi sporcular rakiplerine göre hareket etmezler amaçları kendi rekorlarını tekrar tekrar kırmaktır, onlar bu konudaki en iyi örneklerdir.

Dünya düzeni bu şekilde kurulmuş gibi gözükse de, bize dayatılan her şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu her geçen gün tekrar tekrar görüyoruz… İnsanoğlu ne garip varlıktır ki kendi doğasına aykırı her şeyi yapar ama yine de mutlu olmayı bekler… Nasıl ki zamanında bu dayatmalara inanmak bir tercihti, değiştirmek de başka bir tercihtir.

İletişim için: arslaneb@gmail.com

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Hayat Tercihlerden İbarettir!


Yaşamda ilerlerken kendimizi şöyle bir dışarıya çekip her şeye tepeden baktığımızda, aslında sürekli yol ayrımları ile ilerlediğimizi fark ederiz. İster büyük olsun ister küçük bu yol ayrımlarının hepsi birer karardır ve bizi çok farklı noktalara farklı kararlara götürecek dönüm noktalarıdır…

Yol ayrımlarıyla her an karşılaşırız... yediğimiz yemekten, konuşacağımız konuya, çalışacağımız işten, oturacağımız eve, sorduğumuz sorudan, vereceğimiz yanıta ve tepkiye kadar irili ufaklı her şey birer yol ayrımı birer karardır…

Her yol ayrımı kendisinden sonra başka yol ayrımlarına ve verilen her karar kendisinden sonra başka kararlara götürür bizi… aslında yaşadıklarımız verdiğimiz her kararın sonucudur ve biz o yola gitmeyi seçmişizdir, biz onu yaşamak ve tekrar başka başka kararlar almayı istemişizdir. Bu bizim hayatta en zor kabul ettiğimiz şeyin bir açıklamasıdır aslında… bizim bir önceki yol ayrımına geldiğimizde seçtiğimiz yön bizi o konuma getirmiştir ve sorumluluk tamamen bizimdir. Bu sorumluluğu paylaşan ikinci bir kişi yoktur sadece bize aittir… yol ikiye ayrılmıştır ve biz o doğrultuda gitmeyi seçmişizdir…diğer insanlar sadece aracı olmuştur...

En zor olan bu değil mi? Yaşanan her şeyin sorumluluğunu almak ve geçmişi temizlemek, tek nedeninin kendimiz olduğunu fark edip, başkalarını suçlamadan hayata devam edebilmek… evet hayat her an tercihlerden ibaret ve o tercihler geleceği belirleyen birer adım… 

Eğer tercihiniz zihinden geliyorsa işte o zaman durum fena… zihin hayatınızı ele geçirmişse ve farkında değilseniz aynı şeyleri yaşamaktan kaçışınız yoktur… aynı tür insanlar, aynı tür tepkiler, benzer kararlar ve benzer sıkıntılar çevresinde daire çiziyorsunuz demektir… aynı dairenin çevresinde dönüp de bunu fark edememek başkalarını suçlamaktan sonraki en kötü şey herhalde…

Sürekli söylüyorum ve her zaman söylemeye de devam edeceğim zihin hayatınızın rotasını belirliyor ve ne yapacağınızı size söylüyorsa o sürekli çevresinde döndüğünüz daireden çıkmanız mümkün değil… ne yaparsanız yapın, farkında dahi olsanız tekrar uykuya dalıp yine o daire çevresinde dönmeye devam edeceksiniz…

Kryon kitaplarından birinde şöyle der “Dualite İnsanın içinde dengede olduğunda, İnsan yaşam dersini çok daha berrak bir biçimde görür!... Nasıl olurda İnsan, dengeye kavuşmadan, kendi yaşam derslerini keşfetmeye ve onların üzerinde çalışmaya başlayabilir? Böylece, şimdi bir başka temel bilgiyi öğrendiniz; önce dualite sorunu üzerinde çalışın, onu dengeleyin; o zaman parçalı-bulmacadaki diğer şeyler bir araya gelmeye başlayacaktır. Hiçbir insan, aydınlanma yolundaki yolculuğa dengesiz bir dualiteyle başlayamaz.”

Dualite ile ilgili bir sürü yazı okumuş, bir sürü karışık cümleler, dolambaçlı anlatımlarla karşılaşmış olabilirsiniz… dualite temelde zihin ve öz’ün ayrımıdır… insanın içindeki ikili durumdur… siz zihinin ele geçirdiği haldeyseniz dengede olamazsınız; özü unutmuş, ondan uzaklaşmışsınızdır. Dünyaya gelmenin asıl amacı da bu ikili durumun farkındalığına varmak ve onu dengeye getirmektir; öz ile hareket edip, zihnin de farkında olup onu gözlemlemektir… 

Human Design Sistemi insanlara bir vücut haritası sunar ve o harita aslında zihin ve özün nasıl dengeye getirileceğinin yol haritasıdır… nasıl doğru karar verileceğini, nasıl tercihte bulunmamızın doğru olduğunun işaretini verir, anlık haritamızdaki pusuladır, yolu gösterir… Dengelenme süreci, aslında öz ile karar vermeye adapte olma sürecidir çünkü karar vermedeki her zorlanma, her eskiye dönmeyi isteme, zihnin istediğidir. Her zorlanma, onu fark etme ve sizi nasıl o kısır döngüde tuttuğunu görme aşamasıdır... zordur ama takip ettiğinizde mucizesi çok büyüktür… 

Dengelenme yavaş olur çünkü dengenin bozulması hayatımızın ilk yedi yılında olur ve dengelenmesi de yedi yılı alır, bir anda olmaz, yedi yıl içinde değişimi hissedersiniz… öz ile hareket etmeye başladığınızda,  denge sağlanmaya başladığında artık hayatınızın sorumluluğunu alırsınız… o kadar kitap okumanıza ya da çalışmalar yapmanıza gerek kalmaz… tekrar tekrar blokajlar oluşturmazsınız, kendinizi sevmeye başlarsınız. İlk dönemlerde kendinizi kabul etmeniz zor olsa da (zihin kendini kabul ettirmek için çok yoğun baskı yapar) üzerinde çalıştıkça kendinizi kabul edersiniz. Başkasının sevmesi, ilgisi, kabul etmesini beklemek yerine artık kendi istediğiniz şekilde hayata devam edersiniz çünkü en önemliyi başarmış ve kendinizi sevmiş, kabul etmişsinizdir…

Ben ilk yıllarımda Human Design ile ilgili kitapları okurken “ahh keşke bu özellik bende olsaydı, bu kanal neden bende yok ki” diye hayıflanırdım. Kendi koşullandırmalarımın temizlenme sürecinde, yani dengelenmenin üçüncü yılında eğitim almaya başladığımda derslerde fark ettim ki artık böyle bir hayıflanma içinde değildim. Ben zaten kendi halimle, yaşamaya geldiğim bu hayat için mükemmel şekilde yaratılmıştım… ne eksik vardı ne fazla... ben kendimi kabul etmiştim artık… 

Yanlış anlaşılmasın bu yedi yıl çalışarak ve pür dikkat halinde olmakla oluyor, hiçbir şey yapmaz ve eskisi gibi zihinle yaşamaya ve tercihleri zihinle yapmaya devam ederseniz mucize beklemeyin; mucize için azim, çalışma ve mücadele gerekiyor…  

Her yol ayrımında, her tercih anında, her karar sizin zihin ile öz’ün ayrımına varmanız ve ikisi arasında da tercih yapma zamanınızdır. Evet hayat tercihlerden ibarettir, nasıl karar vereceğinizin tercihidir… zihin içinde hapis olmayı mı seçiyorsunuz yoksa özgür olmayı mı?

İletişim için: arslaneb@gmail.com

3 Temmuz 2015 Cuma

SİSTEMİN DIŞINA ÇIKAMAYANLAR SİZİ ORADAN NASIL ÇIKARACAKLAR…



İnsanların kariyer değiştirmek için bir alan olarak gördüğü kişisel gelişim ve ruhsal konular aslında herkesin tahmin ettiği gibi kolay ve çok yaygın bir alan değil… çünkü şu an piyasada olan insanların büyük bir çoğunluğu organizatörlük ve iletişim konularında uzmanlar, diğer konularla alakaları dahi yok… neden mi?  Açıklayalım…

Bu işlere merak saranlar bir bilgi elde ettikleri zaman ve onu diğerleriyle paylaşmak istiyorlar… “bak ben ne öğrendim, çok büyük bir farkındalık kazandım” diyerek diğerlerinin de aynı şeyleri görmesini anlamasını istiyorlar ve belki de bunun için zorluyorlar. Sonra bunu bir iş olarak yapmayı düşünüyorlar çünkü zaten sıkışmışlardır kariyer hayatlarından ve bir arayıştalardır ve “evet ben insanlara yardımcı olmayım onlara yol göstermeliyim” diyerek hemen neler yapabileceklerine bakarlar… beş-on kitap okunur, peş peşe seminerlere ve sertifika almak için kurslara gidilir, hemen bir çok konuda uzman olunur(?!) daha sonra çalışmalara başlarlar çünkü artık uzmandır…

İşler keşke bu kadar kolay olsa,  insanlar sertifika aldıklarında her şeyi öğrendiklerini zannediyorlar ya da ne kadar çok konuda bilgi sahibi olursa o kadar çok hayatın ve yaptıkları işin daha kolay olacağını düşünüyorlar… Aslında bu tam olarak kendine ve yaptıklarına olan inançsızlığın göstergesidir… sistemin dayatmasına uyarak sistem içinde kendine yer edinme kaygısıdır…

Hem nefes, hem reiki, hem yoga, hem aroma terapi, hem renk, hem regresyon, hem astroloji, hem koçluk vs vs vs bir sürü eğitim almış bir insan bunların hepsini kısa sürede nasıl olurda sindirebilir… bu bilgi açlığı değil bu aldığı eğitime, yaptıklarına ve kendisine inançsızlıktır… bu öz geçmişine bir sürü sertifika, eğitim programları yazıp hiç birini tecrübe etmemiş ve sadece kağıt parçası olarak kalmış insanlara benzer… deneyimlemeye cesareti olmadığından bilgi ile açıklarını kapatmaya çalışmış ve deneyimlemekten kaçmışlardır…

Eğitim almadan önce bir bakılır: bu yaptığı şey ona uygun mu, nasıl hissediyor, bu bilgi kullanılabilir ve gerçekten faydalı mı? Eğer süreç akıyorsa, kişinin içine siniyorsa ve bunu başkalarına sunmak istiyorsa o zaman eğitim alınır… normal süreç böyledir… ilk önce kendi deneyimler…

Genel olarak bu insanların sosyal medyada ya da medyadaki hallerine bir bakın… çok mutluyuz, sağlıklıyız, yüzümüz hep gülüyor… hep 32 dişimiz meydanda şeklinde sürekli paylaşımlar halindeler çünkü sistem bunu yapmalarını gerektiriyor. Peki en önemli konu bu size sistemin dışına nasıl çıkacağınızı ve sistemle nasıl baş ederek sağlıklı, huzurlu, başarılı ve mutlu olacağınızı öğretecek, yol gösterecek olan insanlar sistemin kölesiyken, size bunu nasıl verebilirler… Neden her yerde kişisel gelişim ve ruhsal öğretilerle ilgili eğitim programları var? Mantar gibi her yerden neden eğitim kurumları fışkırıyor? Çünkü nasıl ki ekolojik tarım başta saf ve güzelken sonradan büyük kısmı asıl tabiat ve insan düşmanları olan yapıların eline geçti; ruhsal konularda aynen bu sistemin içine sokuldu. İnsanlar asıl bilgilerden uzaklaştırıldı ve sistemden çıkmak isteyenler farkında bile olmadan sistemin içindeki başka bir hapishaneye kapatıldı… bir şeyin reklamı ne kadar çok yapılıyorsa orada aksaklık vardır… “ama herkes böyle yapıyor, bu şekilde işliyor” derseniz o zaman da yine sistemin içinde sıkışmışsınız demektir…

Ruhsal konularla ilgilenen kişilerin çoğu aslında sistemden çıkmaya hazır olmayan ve sadece hayatlarında çok incinmiş ve artık onları incitmeyeceklerini düşündükleri, her konuşmasında ışık ve sevgi kelimelerini kullanan toplulukların içinde sosyalleşmek istemektedirler. Hep birlikte gezilere gidilir, festivaller yapılır, hafta sonu toplantıları düzenlenir ve sevgiden bahsedilir… Orada incinmeyeceklerini düşünürler ve sistemin dışına çıkıp diğerlerinden farklı olarak kendileri ile ilgilendiklerini zannederler ama sistemin tam da istediğini yapmışlardır… sistemin içinde olmak herkesle aynı olup, güven içinde olmak demektir, orada kimse yargılamaz onları… En çok orada incinirler çünkü gerçeklerden daha da uzaklaşırlar… Ego çok sinsidir, o zihindir… o sizi sevgi sözcükleriyle kandırmayı da bilir,  farklıymışsınız gibi gösterip, diğerleri ile tıpa tıp aynı da kılabilir…

Gerçekten sistemin dışına çıkmak isteyenler ise işte onlar çok ama çok farklıdır. Güçlüdür, önce kendini incitmeyi öğrenir çünkü her şeyin sorumlusunun kendisi olduğunu kabul ederken önce kendisini hırpalar. Güvenli alanlarını terk eder ve güvenlik alanları oluşturmakla ilgilenmezler… Sistemin dışına çıkmayı göze alanlar her durumda hayatın sorumluluğunu almaya hazırdır çünkü bütün gücün kendinde olduğunu kabul etmeye hazırdır… Mücadeleyi göze alanlar her zaman sonunda istediklerine ulaşırlar... özgürlüğe, gerçeğe…

Gerçek anlamda bu konularda çok iyi olan insanlara bakın (ne yazık ki Türkiye’de çok azlar) hiç biri sertifikalarla oralara gelmiyorlar ya da herkesle aynı şeyleri yaparak… Onlar genelde kendi deneyimlediklerini insanlara sunuyorlar, gerçekte olması gereken de bu, deneyimlemek… bunu tüm hücrelerinde hissetmek, o konuda bir olgunluğa ulaşmak… Diğerleri ise organizatörlük yapıyorlar ya da iletişim becerilerini sergiliyorlar… ama kesinlikle kişisel ya da ruhsal gelişimle alakaları yok çünkü kendileri gelişememişler, sistemden çıkamamışlardır…

Şimdi en üstteki resme tekrar bakarsak diye bilirsiniz ki “adam gerçekten iyi iş çıkarmış, tıpkı gerçek gibi olmuş”, evet gerçekten çok iyi bir çalışma. Burada resmi yapan boya kalemlerini göstererek aslında bunun bir fotoğraf değilde bir resim olduğunu ifade ediyor. Sistemin yaptığı da buna çok benziyor, kalemleri göstererek bizi iki alternatif arasında bırakıyor ve ikisi de 2 boyutlu. Asıl gerçeği fark etmememiz için kendi gerçeğini öne sürüyor. Gerçekte bir kuş 2 boyuttan fazlasıdır; uçar, kanatları hareketlidir, elinize alabilirsiniz, derinliği vardır, gözleri hareket eder ve çok daha fazlasıdır… Sistem bunları anlatmaz bilmemizi istemez o boya kalemlerini göstererek bize başka bir gerçek sunar ve bu sayede kendi duvarları içinde hapseder bizleri….


Not: Human Design eğitimi almak isteyenler ve bu şekilde insanlara faydalı olacaklarını düşünenler lütfen eğitimi araştırmadan önce analizini yaptırın. Ne ile karşılacağınızı ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyin eğitimini almayı neden düşünüyorsunuz ki… yeni bir sistem değil bu 1980lerden beri var ve açıkçası herkese uygun değil analistliği yapmak (tabi işin hakkını verenler için diyorum…), deneyimlemek gerekiyor. Bunu kendilerinde deneyimlemeyen insanlara da dikkat edin, özgeçmişlerine bir bakın gerçekten bu işin hakkını veriyorlar mı yoksa diğerleri gibi sertifika sevdalısı insanlardan mı? Bu çok önemli bir ayrımdır… 

3 Mart 2015 Salı

KENDİN OLMAK NE DEMEK?



Herkes sürekli “kendin ol” der ama sonra da “yok canım öyle değil de şöyle ol” diyerek kendi istedikleri şekle bizi sokmaya çalışırlar… Kimse inkar etmesin herkes diğerlerini kendi istediği kıvama getirmek ister, kendi çıkarı, kendi iyiliği, kendi ihtiyaçları için. Bazen amaç diğer tarafın iyiliği olarak çok güzel kamufle olsa da kendimiz içindir.

Şimdi diğerlerini bırakıp kendimize döndüğümüzde bizim kendi özümüz nedir? Nasıl ulaşabiliriz? onunla ilgilenelim. Bizim asıl halimiz, kendimiz, özümüz,  doğduğumuz ilk andaki olan halimizdir. Henüz hiçbir koşullandırma altında kalmamış, beklentiler altında ezilmemiş, başkalarını sevgisine muhtaç kalmamış ve diğerlerini henüz tanımayan halimiz. Ailemiz, çevremiz, aldığımız eğitimler bizi şekillendirmeye başlar. Hamurumuz artık zamanla yoğrulmaya başlar ve bize katılan harçlarla saflığımızı da kaybetmeye başlarız… Un fazla kaçar, su ekleriz, sonra tekrar un ama bir türlü kıvamı tutturamayız… Dengeyi sağlamak için daha abartılara kaçarız, kendimizden daha çok uzaklaşırız. Hayatta savrulur gideriz, kendimizi arar dururuz.  Bazen bir iş aracılığı kendimizi tanımlayarak bununla baş etmeye çalışırız, bazen ilişkilerimizle, bazen başarılarımızla… aslında herkesin kendine has bir yolu vardır… herkes nasıl eşsizse, bu eşsizlikten kaçma yolu da eşsizdir.

Bu herkesin başına gelecektir, doğa bu şekilde yaratıldı ve zaten asıl amacımızda kendi özümüze dönebilmek, başkalarının istediği hali almak değil… bütün zorluklar, alınan dersler bunun için… Hayatın bu derece zor olması da bundan çünkü kendimize gidecek yolu bilmiyoruz. Zihin ile savruluyoruz, bu zorluklardan kaçmaya çalıştıkça daha beter kucağına düşüyoruz… yaşamaktan vazgeçiyoruz ve ölmeyi bekliyoruz…

Gerçek anlamda kendin olmak: aslında ruhumuzla uyumlu olmak, onunla iletişime geçebilmemiz demektir. Bizler hayatımızdaki bütün koşullandırmalar altında ve eski düzenin düşünceye güvenme eğiliminden dolayı ruhumuzla olan bağlantımızı kopardık… Çocuklara bakın çok açık göreceksiniz büyüdükçe mutsuzlukları artıyor çünkü gün geçtikçe öz’leri ile olan bağlantıları kopuyor, hepimizin de zamanında koptu. Ruhumuzla olan bağlantının koparken zihne olan inanç ve bağlılık artmaya başladı. Geliştirdiğimiz teoriler, eski alışkanlıklar, genel inançlar ve hepsinin harmanlanması bizde en büyük düşmanı zihni, egoyu, nefsi yarattı… karar vermeye ve hayat yolumuzda ilerlemeye zihinle devam etmeye başladık… bizi çıkmaza da bu şekilde soktu…

Gerçek kendin artık zihnin, egonun bize hükmedemediği, bizim ruhumuzla ilerlediğimiz halimizdir… bazılarının zannettiği gibi şekilden şekle girmek ya da farklı gözükmeye çalışmakla alakalı değildir…

Gerçek kendin demek, dışarıdan gelen dayatmalara neden uyduğunu anlamak ve bütün bunları aşmak demektir… başkalarının değil kendi değer yargılarına göre yaşamaktır… tabiki kendi gerçek değerlerin, sonradan edinilmiş olanlar değil.

Gerçek kendin demek herkes için farklı anlam taşır çünkü hepimiz farklıyız, hepimiz eşsiziz.

Genel olan bütün öğretilerden kendinizi soyutlayın, bu kariyerle ilgili de olsa, kişisel gelişimle ilgili de olsa, ilişkilerle ilgili de olsa genel söylemlerden uzak durun… Herkesin ihtiyacı ve istediği farklıdır; size bunların dayatılmasına izin vermeyin. Sizin gerçeğinizi sadece siz ortaya çıkarabilirsiniz. Her birimiz genele girmeyen özel ve eşsiz varlıklarız.

Gerçeğimize tekrar ulaşmanın yolu “Strateji ve Otorite"nizi takip etmekle oluyor. Strateji ve Otorite, Human Design analizinde bizlere sunuluyor…  Bu bilgi doğduğumuz andaki bize verilen anlık haritadan elde ediliyor. Onunla zihni alt nasıl alt edeceğimizi, nasıl kendimiz olarak kalacağımızı, yoldan çıktıysak nasıl tekrar kendi asıl yolumuza gireceğimizi gösterir… Öz'le olan iletişimdir. Bu kendimizi tanımadır ve sadece kendi üzerinizde azimle çalışarak başarabiliriz; ancak bu şekilde gerçek kendimiz olabiliriz… geri kalan her şey boşunadır... yaşanan, yapılan her şey boşunadır.

Gerçeğinizi bulun!... ve onu yaşayın!... hayatın nasıl yaşamaya değer olduğunu daha iyi anlayacaksınız…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

5 Aralık 2014 Cuma

Büyük Mücadele



Hepimizin amacı kendimizi yuvada gibi hissetmek,  bu olmamız gereken kişi olduğumuzda hissedilecek bir duygu. Biz hayat yolunda ilerlerken zihin (ego, nefs), kontrolü tamamen eline geçirmiştir, kendi Öz’ümüzle olan bağlantımızı koparmıştır ve sonunda kendimizi unutup zihnin birer kölesine dönüştük. Yuvaya ulaşmanın anahtarı bu köleliğe son vermek ve tekrar özgürleşmektir. Dünyadaki en büyük ve en önemli mücadeledir. Yani kendi içimizde büyük bir savaş olacak demektir. Zihne kaptırdığımız her alanı tekrar geri almamız gerekiyor, her kale teker teker geri alınmadan da bu mücadele bitmeyecek ve her zaman bu kaleleri geri almak isteyen zihne karşı dikkatli ve tetikte olmak da gerekecek.

Öz, gerçek kendimiz, bizi yaşamak için geldiğimiz yere, olaylara, koşullara taşırken, zihin bizi bunlardan uzaklaştırır. Kendi egemenliğini üzerimizde kurmak için her yolu dener, her türlü gerekçeyi sunar bize… Bu filmlerdeki kötü karakterlere benziyor; istediğini elde etmek için her şey mubahtır diyen, her şeyi yapabilecek kadar gözü dönmüş karakterlere… Tanrılar Okulu en sevdiğim kitapların başında gelir ve orada Dreamer başa vura vura öğretiyor tıpkı disiplinli bir öğretmen gibi. Bu dönüşüm sürecinde dikkatin ve çalışmanın ne kadar önemli olduğunun sürekli altını çiziyor. Matrix’te Neo ile Ajan Smith arasında kıyasıya bir mücadele var.  Güçleri o kadar yakın ki, dişe diş göze göz devam ediyor savaşları; zihnin oyunları gibi her yerden yeni Ajan Smith’ler çıkıyor çevredeki herkes bu zihin oyununa alet olabiliyor. Ruhsal öğretileri içinde barındıran filmlerde, kitaplarda hep bu mücadele hali var. En meleksi kitaplardan biri olan Yuvaya Yolculuk’ta yeşil çirkin bir yaratıkla savaş var ve bu yaratığın Michael‘ın sevgisiz yanı olduğunu söylüyorlar. Onu yenmeden yuva’ya gidemiyor Michael… Hepsinde kötü karakter çok güçlüdür ve diğerinin bir eğitim süreci, bir kendini bulma süreci vardır… Tıpkı bizim gibi, Öz’den çok uzaklaştık, önce ona ulaşmamız ve tekrar gücü ona vermemiz gerekiyor.

Kalıpları kırmak, zihnin oyunları ile baş etmek, çevrenin seni eskisi gibi istemesi ve bunun için seni yoldan çevirmeye çalışması, alışkanlıklar, bağımlılıklar, refleks haline gelmiş tepkiler… kolay değil… evet gerçekten büyük bir mücadele ve zor olması aslında buna ne kadar değeceğinin işareti… bizim için bunu yapmak çok şeyleri değiştirecektir… Eşiği geçene kadar zorlanırız ama geçtikten sonra her şey değişir…

Sevgi sözcükleri söylenebilirdi, çiçekler, böceklerden de bahsedebilirdim ama dünyanızı değiştirmek için bu mücadelede asıl gerekli olanlar: bilgi, sabır, dirayet, inanç, zorlukları göze alabilmek… evet büyük bir mücadele ama imkansız değil. Bütün bunları göze aldığınızda, yolunuzda gerçek kendiniz olarak ilerlediğinizde yuvaya kavuşacağınız bir serüven.

İletişim için: arslaneb@gmail.com