27 Mart 2016 Pazar

Neden Güven Peşinde Koşturuyoruz ki…



Yaşamda ilerlerken kendimizi sağlam tutabilmek için güveni,  güven duygusunu ararız.  Gelecek için, ilişkiler için; ticarette, ortaklıklarda, ailede, eşte dostta… güven duygusunun peşinde koşturup duruyoruz…

Eşin seni aldatabilir, en yakın arkadaşın en ihtiyacın olduğunda yanında olmayabilir ya da annen hasta iken tek bir arayanın olmayabilir…  Dolandırıcılık zaten aldı başını gidiyor… Belki arkanızdan “nasılda kandırdım ama” gibi şeyler söyleyenler de olabilir…

Tabii ki yine kendimden örnek vereceğim… Human Design’da sağ kulak ve sol kulak diye kavramlar vardır. Bu iki kulakta bende aktif şekilde çalışıyorlar… Biri söylenen şeyin doğruluğunu sezme yeteneği verirken, diğeri duygunun doğruluğunu hissetme yetisi verir… Profilim 3/5 ve bu profil hatalı olan ya da çalışmayan şeyleri görme yeteneği ile bunu insanlara “hey bakın bu yanlış, bu çalışmıyor” deme özelliğini verir…

Peki ben aldatıldım mı? Evet…

Dolandırıldım mı? Evet…

Kullanıldım mı? Evet…

Bütün bu özelliklere rağmen cevabım evet… Yıllarca insanların gözümün içine bakarak yalan söylemesini ve sürekli olarak ortaya çıkan yalanların ardındaki suratları izledim… Sanıyorlar ki görülmüyorlar ya da kolayca affediliyorlar…

Hayır, affedilmiyorlar çünkü benim affedebileceğim tek insan var, o da kendimim…

Bütün bunlar öyle büyük tecrübeler ki… kendimi kandırdığım ve “yok canım artık bu kadar yalan da olmaz” dediğim zamanlarda kendi sezgilerime güvenmek yerine dışarıya güvenmeyi tercih etmenin nasıl bir hata olduğunu anladım… İllaki tarih, zamanı geldiğinde bu yalanları teker teker önüme serdi… sezgilerime ve kendime olan inancım da arttı aynı oranda…

Aradaki fark, bütün bu özelliklerin var olduğunun farkında olmamak ve yanlış kullanmak. Profili konusunda bilinçli olduğunda 3/5 kişisine bir şeylerin yanlış olduğunu gösterirken;  bilinçsiz bir 3/5 kişisi o yanlışın içine düşer… Burada ki sır kendi doğana güvenmektir,  Strateji ve Otoritenle hareket etmektir…

Strateji ve Otoriteme göre hareket ettiğimde ise yine bazı şeyler oldu ama hepsi benim için hayat dersi dediğimiz ve beni geliştiren şeylerdi. Hiçbiri için ne kendime ne de başka birisine kızgınlığım var… Acı çekmiyorsunuz, pişmanlık duymuyorsunuz… hani iç huzur denir ya o oluyor. Kandırıldığınızı düşünmüyorsunuz, bundan bir ders almam gerekiyor diyerek olaylara bambaşka açıdan bakıyorsunuz…  Ruhunuzla iletişim halinde olduğunuzdan dünyaya bunu yaşamak için gelmişsinizdir ve bunun tadını çıkarabilirsiniz. Doğru yolda olmak, iç huzuru sağlayan ve güvende hissettirendir… Eski aptalca yapılan hatalara düşmüyor ve kısır döngü olanlardan arınıyorsunuz.

Yeni birisi ile tanıştığınızda hayatınıza nasıl girdiğine bakın, onunla ilgili nasıl hissettiğinize… O kişiye hayatınızda yer açıp açmayacağınıza karar verirken kendi Strateji ve Otoritenize göre hareket edin…

Bir ilişkide önemli olan sevgi ya da mantık deriz ama aslında zihin daha ön plandadır. Karşımızdaki kişiyi, bizim zihin oyunlarımıza uyabilecek niteliklerine göre değer biçer ona göre değerlendiririz…

Alışverişte, ürünün defosuna bakarız ya da başka yerde ucuza bulabilir miyim diye düşünürüz ama o mağazanın ya da ortamın bize ne hissettirdiğine bakmayız bile… sezgilerimiz bize belki “bırak elindekini ve hemen uzaklaş” diyorken, biz “ama çok inmiş fiyatlar” diyerek gayet gereksiz ya da birkaç gün sonra “bunu niye aldım ki” diye pişmanlık yaşayacağımız şeyleri alıp dururuz…

Kendimizi güven içinde tutmaya çalıştıkça aslında nasıl yanıldığımızı anlarız… Bir süre sonra bütün yalanlar önümüze serilir... çünkü zihin daha önce ihtiyacı olanı görmektedir, yalanları görmez, görmek istemez… Sonra da karşımızdakini beni kandırdı, aldattı diye suçlarız…

Bu insanı neden hayatına almıştın, neden kendi perspektifinden sana güven verdiğini düşünürken diğer bütün açıları inkar ettin? mantık dedin, sevgi dedin ama seni ne kadar mutlu etti, ne kadar güvende hissettirdi… Aslında ruh, durumu her açıdan görür ve bizi Stratejimiz ve Otoritemiz ile yönlendirir… sonradan görürüz neden bu şekilde hareket ettirdiğini…

Güveni ararken aslında hep daha kötüsü olur… onun için karar mekanizması zihin olamaz, o karar veremez.

İnsanların niyetleri iyi de olsa kötü de olsa bizi ilgilendiren şey bizim bundan ne kadar ve nasıl etkilendiğimizdir. Niyeti iyi olan bir insanda bize zarar verebilir… Neye, kime ne kadar güvenilir ya da bel bağlanır…

Suçlayacak hiç kimse yok, karar tamamen bizim… bir insanı hayatımıza almak, ona inanmayı seçmek, satıcının söylediklerine inanmak, ortak işe girişmek, yeni bir işe başlamak… bütün hepsi bizim kararımız... Dış koşulların bize sunumu, göz boyamaları, yalan söylemeleri her şey bizim onlara inanmayı seçmemizin eseridir… yani olay bizde başlıyor, bizde bitiyor. İşte bundan dolayı affedebileceğimiz tek kişi kendimiziz…

Hayatımızda tutacağımız insanlara biz karar veriyoruz. Davranışları bizi rahatsız eden bir insanı değiştirmek için uğraşmaktan ya da güven vermesi için sürekli eleştirmektense hayatımızdan çıkartmak çok daha doğru bir davranış olacaktır. Bir insanın değişmesini beklemek sadece zaman kaybıdır…

Güven, kimsenin sana bunu sunmasını beklemeden, başkasına bağlı kalmadan kendi kararlarını kendin olarak vermektir…  Başkası kaynaklı her karar, kendini ve diğerlerini suçlayacak bir hayata mahkûm eder. Güven duyulacak hiçbir şey yok. Hayatın şartları değişir, istekler değişir, anlaşmalar bozulur ve en önemlisi kendine güvenmeyen güçsüz insanlar her zaman yalan söylemeye devam ederler…

Bir çocuk nasıldır, içinden geldiği gibi davranır, o hala ruhu ile bağlantılıdır ve neler olabileceği ile ilgili henüz zihin oyunları gelişmemiştir ve kendi kararını, henüz unutmadığı Strateji ve Otoritesi ile verir… Ta ki ailesi onun elinden bu hakkını alana kadar…

Kendinize güvenin, kararlarınızı ruhunuzla bağlantı kurarak alın. Hayatı kendiniz olarak yaşayın. Mecburiyetler, beklentiler, koşullandırmalar olmadan kararlarınızı alın, bu şekilde hayat sizi doğru birlikteliklere, doğru işlere, doğru yerlere ve yaşama coşkusuna götürecektir.

İletişim için: arslaneb@gmail.com

9 Mart 2016 Çarşamba

Hayatınıza Renk Katın!


Hayatımın belki de en karanlık dönemindeyken, 1 Nisan 2010 günü, iş yerinde sigara molası için kafeteryanın terasına çıktığımda, her zamanki gibi düşüncelere dalmış ve yere bakıyordum. Sigara bitmek üzereyken başımı kaldırdığımda tam karşımda parıl parıl parlayan beyaz çiçekleri ile bezenmiş bir erik ağacını gördüm. Gözlerim kamaşmıştı ve içimde büyük bir coşkunun oluşmaya başladığını hissettim, kalp baya deli gibi çarpıyordu, sanki çevresinde haleler vardı ve o kadar kutsal gözüküyordu ki… Başımı çevirdim ileride birkaç ağaç daha gözüküyordu ve onlarda şahanelerdi….

Tarihi çok iyi hatırlıyorum çünkü babamın doğum günüydü ve onsuz geçen 11.yıldı, ekstra hüzünlü olduğum bir gündü; hayat içinde sağlam durabilmek, ayakta kalabilmek için tutunacak hiçbir şey bulamadığım zamanlar ve değişmeyi seçtiğim ilk zamanlardı… Karanlığın içinde o erik ağacı bana o tutunacağım dalı uzattı ya da ben artık hayatın renklerini görmeyi kabul etmiştim… 

O gün havalarda uçtum, çalışmayı bıraktım, bütün gün ağaçları seyrettim... Ben oradayken sigaraya içmeye gelenlerle konuştuğumda “ağaçları görüyor musunuz ne kadar güzeller” diye söze atlıyordum, aslında günlerdir doğa o şekildeymiş ben farkında değilmişim… Hayat o kadar karanlıkmış ki benim için, o kadar kendi karanlık düşüncelerime dalmışım ki fark etmemişim bile. Aslında çok uzun süredir İstanbul’da çiçek açan ağaçları hiç fark etmediğimi de anladım…

Benim için büyük bir silkelenme zamanı oldu, düştüğüm kuyudan çıkmak için bir fırsat bulmuştum…

O dönemde bir meditasyon seminerine gitmiştim ve meditasyonu yaptıran kişi başlarken “enerjiyi yükseltmek için sizi mutlu eden bir şeyi düşünün ama kesinlikle birisini değil, bir manzara, sizi mutlu edecek herhangi bir şey” dedi… çiçekler geldi gözümün önüne ve meditasyonun içene hop diye daldım… sonrasında da hep rengarenk çiçekleri kullandım enerjimi yükseltmek için…

Belediyenin diktiği lalelere bakarken, yolda çiçek satan kadınların önünden geçerken, mevsimi geldiğinde çiçek açan ağaçları, vazodaki güzelliklerini gördüğümde enerjimi yükselttiler… benim en kötü zamanımda bile bana umut veren hayatıma renk katan şeyler oldular…

Yaklaşık bir ay sonra sigarayı bıraktım temiz havayı içime çekmenin keyfine varmaya başladım, o da bana coşkuyu verdi… gün geçtikçe sayıları daha da arttı…  Her şeyin kötü yanını bekleyip daha iyi olursa sevinirim düşünce yapısındayken, kendimi en kötüsüne hazırlarken artık hayattaki en pozitif insanlardan biri haline geldim, şükran duygusunun ne demek olduğunu daha da iyi anladım gün geçtikçe… daha iyisini hak ettiğimi ve kötüye razı olmak zorunda olmadığımı ve bunun da sadece kendi enerjimi ve yaşam coşkumu arttırarak yapabileceğimi anladım…

Hayatın griliği içinde renklerin peşine düşün. Bu hayat o kadar kötü değil. Her türlü sıkıntının yanında hediyesi de var… Bu dünya dualitelerden ibaretse sadece kötü yanını görmek bizim tercihimizdir. Biraz da diğer yanını görmeye çalışın; siz isteyin o karşınıza mutlaka çıkacaktır. Hayatınıza renk katın! Bu renk için çok istediğiniz şeyin olmasını beklemeyin; ufacık bir ışık, ufacık bir renk daha büyüklerini görmeniz için zemini hazırlar. Biraz mütevazi olmak ve bir yerden başlamak önemli olan… daha büyüğü için küçükleri kaçırdıkça, daha büyüğü olduğunda da onun farkında olamazsınız. Hedef hep büyük olduğunda tatmin edilmesi zorlaşır, hep daha fazlasını beklemekten solup gidersiniz… bir çiçekle, bir şarkı ile, denize karşı oturup keyif yapacak yarım saat ile… ama size iyi gelen şeylerle, size coşkunuzu tekrar kazanmanıza yardımcı olacak şeylerle hayatınıza renk katmaya başlayın, bir süre sonra daha da büyüğünü hak ettiğinizi göreceksiniz. O kadar ufak şeyler o kadar mucizevi şeyler yapabiliyor ki… renklere açık olun ve size geldiklerinde kabul etmeyi bilin… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

9 Şubat 2016 Salı

Sahi sizin dersiniz neydi?


Dünyaya gelirken bazı konularda bilgelik kazanmak için geliriz. Onlar bizim hassas noktalarımız, nefsimizin bizi sürekli yokladığı ve öz halimizden uzaklaştırdığı alanlardır, derslerdir. Bilge olmadan önce dersleri alıyoruz, bir sürü yanlışlar yapıyoruz, en kötü kararlarımız bu hassas noktalar kaynaklı oluyor.  Hepsi aslında birer sınav; her yanlış karar, her yanlış davranış biz de daha derin etkilere neden oluyor. Ne zamanki o konuyu aşıp perde aralandığında, tüm zihin oyunlarını gördüğümüzde artık bilgelik kazanıyoruz… 

Human Design hakkında bilgisi olanlar daha iyi anlayacaktır ama basitçe anlatırsam eğer; vücut haritasında sakral merkezi tanımsız olanların “yeter, yeterli ne demek?” ve “sınır koymak” konusunda bilgelik kazanmak için gelmişlerdir. Tanımsız olan merkez her zaman aktif olarak çalışmamaktadır ancak koşullandırmalar altındayken çalışmaktadır, zihin bu konuda kendini eksik görüp bu açıklığı kapatmak için yanlış kararlar aldırır, kişiye hükmetmeye çalışır. Sakral merkezi en büyük enerji üretim merkezidir ve tanımsız olduğunda o enerjiyi kişi kendisi üretmez ve sistemi de bu enerjiye uygun değildir. Eğer tanımsız sakralı olan kişi bu konuda bilinçsizse kendisini koşullandırma altında çok enerjik hissedip, aralıksız çalışmaya devam edebilir; yeterlinin ne demek olduğunu bilmediğinden yorgunluğa meydan okumaya çalışabilir. Onda olmayan sadece ödünç aldığı aşırı pompalanan enerjiyi sistemi tolere edemeyeceğinden bir süre sonra sinir bozukluğu yaşayabilir ya da hasta olabilir. Sınır koyamadığı için çok hevesli olabilir ve hayır diyemeyebilir. Bu kişilerin bilgeliği, dinlenmeyi bilmeleri ve enerjilerini ne için kullanacaklarını iyi seçmeleridir.

Benim vücut haritamda da sakral merkezi tanımsız, hatta tamamen açıktır.    Evdeki ayak işlerini yapıyor olmak ya da çalışma saatlerini sınırlayamamak eskiden büyük sorunumdu. “yeterli” ile ilgili koşullandırmam üzerine yıllardır çalışıyorum ve benim zaafım olduğunu bildiğimden daha özenli hareket ediyorum. 

Sınır koyma konusundaki hatalarımla da teker teker yüzleştim. Bir Manifestör olarak girişimci ve gerçekleştirici özelliklerim çocukluk yıllarımdan itibaren çevrem ve dış koşullar nedeniyle baskılandığından, kendimi korumak için pasifleşmeyi seçmiş ve kendimi ileri gitmemek, girişimde bulunmamak için sınırlar çizmişim. İçim kıpır kıpır olsa da, can atsam da bazı şeyleri yapmak için beni frenleyen bir mekanizma sürekli aktifti, zihnim… Bir Manifestörün en son isteyeceği şey kontrol edilmek ve işine karışılmasıdır. Başkalarının karışmasındansa, yapmamayı tercih etmişim. Aslında sınır koymak: istediğin bir şeyi yapmayarak başkalarının sana karışmamasını sağlamak değil; istediğin şeyi yaparken kimseyi sana karışacak kadar kendine yaklaştırmamak ya da istemediğin şey için “hayır” diyebilmektir. İşte bunu öğrendim artık J

Profili 3/5 olan bir Manifestör için bu ne demek bilemezsiniz, her halde dünyadaki en girişimci birleşime sahip bir insanın sadece beklemesi ve durması… hayat gerçekten çok komik.

Sakral merkezinin tamamen açık olması bu konularda zihin oyunlarına neden olurken, bazı ünlü sakralı tamamen açık olan Osho, Krishnamurti ve Ra Uru Hu gibi “biz kimiz, neden varız” gibi sorulara ve OL’manın ne demek olduğu ile ilgili öngörüler de verir. İyi ve kötü göreceli kavramlar olup, aslında hep bir aradadırlar.

Bu bir örnek, bu konu da birçok insanın sorunu olmayabilir ya da sorunmuş gibi görmeyebilir ama benim için önemli, çünkü bilgelik kazanacağım hayat derslerimden biri, ayrıca beni baya zorladı da. İnsanlığın %70’inde öz değer ya da irade konusunda açıklıkları varken, bense bu konuda rahatım…

Demek istediğim şu ki: her yerden bilgi akışı var, farklı farklı yöntemler var ama herkesin dersi farklı. Motivasyon eğitimleri ya da seminerleri çoğu kişi için işe yaramayacakken, o eğitimden bu eğitime koşuşturmaları çok anlamsızdır. Güçlü bir benlik duygusu olanların da egolarını sağlıklı kullanmayı öğrenmek yerine onu baskılamaya çalışması da çok anlamsızdır, işe yaramaz hatta geri teper.

İlk önce hayat dersinin ne olduğunu öğrenmek ve sonra o derse çalışmak hayatı kolaylaştıracaktır.

Sınav matematiktenken, tarih çalışmak bizim yaptığımız en büyük hata ve zaman kaybıdır…  

İletişim için: arslaneb@gmail.com

13 Ocak 2016 Çarşamba

YUVAYA YOLCULUK



Son dönemlerde biraz inzivaya çekilme ve kendimle kalma ihtiyacı duydum. Bu süreçte benim için çok önemli iki kitabı tekrar okuma fırsat yarattım. Bu sefer Tanrılar Okulu (Stefano D’Anna) ile başladım, Yuvaya Yolculuk (Kryon) ile devam ettim…

Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas artık hayatından çok sıkılmıştır, mutsuzdur. Bir kaza geçirir, hastanedeyken bir melek ona yuvaya gidebileceğini söyler. Bunun için 7 evde eğitim almalıdır ancak ondan sonra gidebilir yuvaya. Micheal hastaneden çıkar ve farklı bir alemde sırayla evlerde eğitimleri alır, sınavları olur, başına farklı farklı şeyler gelir.

2008 sonbaharında canımın çok sıkkın olduğu bir pazar kitapçıda gezinirken, bir kitap dikkatimi çekmişti. Onu daha önce ne duymuştum ne de hakkında bir fikrim vardı. Arkasını okudum,  kapağının içe kıvrılan kısmında yazılanları okudum. Kitap felsefe bölümündeydi ve ben aslında o zamana kadar fizik okumuş olmama rağmen felsefeden hiç hazzetmezdim (liseden kalma bir durum), en son bakacağım bölümdü yani. Elimdeki diğer kitapları bıraktım ve sadece onu alıp çıktım. Tanrılar Okulu, hayatımda en hızlı okuduğum kitap oldu. Müthiş etkilenmiştim. “Nasıl yani, bunlar olabilir mi? İnsanın hayatı bu kadar değişebilir mi?” diye sormama neden olmuştu. O kadar sıkılmıştım ki hayatımdan, o kadar değişmek istiyordum ki, o kadar yorulmuştum ki, bana bir kapı açmıştı. Daha sonra insanlara önermeye başladım kitabı ve çoğu kişinin okuyamadığını fark ettim. Benim elimdeki baskısında 411. sayfasında “Yalnızca hazır olan, iyileştirme duruma giden yola zaten koyulmuş ve dünyanın kendisine dayattığı eskimiş, öldürücü, çatışmacı öğretisini sorgulamaya çoktan başlamış kişiler tarafından okunabilecek bir kitap yaz” deniyordu. Tavsiye ettiklerimden hiç hazır olmayanlar okuyamıyordu.

Son sefer Yuvaya Yolculuğu okurken şunu fark ettim, Sanki 2008’de Tanrılar Okulunun bir şekilde karşıma çıkması “farklı bir yol olabilir” diyen melekle Micheal’ın ilk konuşması gibiydi. 

Micheal 1. Ev’e gider ve o evden ayrılmadan önce ona bir harita verilir. Bu anlık haritadır. Bu harita sadece anlık olarak bulunduğu yeri ve yakını gösteriyordur. Benim haritam ise 2009’da yani Tanrılar Okulunu okuduktan bir yıl sonra Human Design ile tanışmama denk geliyor… Human Design size harita sunar, yol ayrımlarında nasıl karar vereceğini, neyin sizin için doğru olduğunu sadece sizin karar vereceğinizin bilgisine size sunar. Tam bir anlık harita gibi çalışır… gelecek yok, geçmiş yok sadece o an…  ilk evde bu haritanın verilmiş olması da ayrıca çok anlamlı…

Micheal 2. Evde bilgileri ve hediyelerini alırken ben de Human Design’ı araştırmaya başladım, kendimi tanımaya başladım. Haritamı kullanarak hangi kaynakların benim için doğru olduğunu seçebilme şansını kullandım. Eckhart Tolle’lar, Kryon’lar, Debbie Ford’lar, doğru seminerler, hatta Yuvaya Yolculuk bile ilk o dönemde okunmuştu…  

O kendi yolunda ilerlerken ben de kendi yolumda farklı evlerde ilerliyormuşum. Arındığım, kendimi affettiğim, hayatıma giren insanları artık bana etkileri olmadan geçmişimde tutabilmeyi öğrendiğim ve zihin oyunlarımı görmeye başladığım süreçti.

Micheal fırtınalarla ya da büyük depresif dönemlerden geçerken ben de geçmişim.  Bunların hepsinin birer arınma ve yeniden doğma, geçmişin yıkılışından dolayı sarsıntılar olduğunu biliyorum. Gerekli durumlardı da yoksa yeniyi hayatıma getiremezdim.

6.Evde, sevgini dört niteliğini öğreniyor, bunlar:
  •          Sevgi sessizdir.
  •          Sevginin bir gündemi bir hesabı yoktur.
  •          Sevgi şişinmez, kendini övmez.
  •          Sevgi diğer üç niteliği mükemmel şekilde kullanacak bilgeliğe sahiptir.

Ben bir süre önce bunu çok büyük bir olayda yapabildiğimi gördüm. O sırada fark etmemiştim, kitabı tekrar okurken bir anda kendimi o dönemde buldum ve bunu öğrendiğimi hatta hayata geçirdiğimi fark ettim.

Son ev yani 7. Ev, kendi değerini bilme evi, kendini sevip sevmediğin ve istediğin hayatı yani kendini yuvada hissetmeye değer olup olmadığının testten geçtiği ev, şimdi buradayım işte…

2008'de hayattan bıkan ve kendinden nefret eden kişiden çok farklıyım. Hatta kendimi çok seviyorum. İnsanlara ve yaşama olan bakışım çok değişti. Gerçekten eşsiz olduğumu, kötü gibi gözükebilecek özelliklerimin doğru kullanıldığında bende olmasının bir nedeni olduğunu ve beni ben yapan parçam olduklarını gördüm…

Kötü özellik, eksik parça, yetersizlik gibi durumlar yok sadece yanlış kullanım var. Siz de bir şey varsa bunun mutlaka bir nedeni vardır. Eğer sizi mutlu etmiyorsa ya nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz ya da zihinle kendiniz (öz) olmayan haldesiniz demektir…  

Human Design ile ilgilenmeye ilk başladığım zamanlarda “keşke şu kanal bende olsaydı, keşke bir jeneratör olsaydım, beklemek kadar kolay bir şey mi var mı?” derdim, imrenirdim onlara, şimdi görüyorum bunun ne kadar anlamsız olduğunu. Hayatım, hayat amacım için zaten mükemmel yaratılmışım sadece kullanmayı öğrenmem ve biraz parlatmam gerekiyormuş…

Yedi ev ile Human Design’ın 7 yılının çok tesadüf olmadığını hep hissediyordum. Belki bu romanla duygusal bağım olduğu için bu kadar eş zamanlı ilerledi yaşadıklarım diye düşünebilirsiniz ama ben ilk defa 2010 yılının ortalarında okudum, süreç benim için çoktan ilerlemeye başlamıştı. İçinde metaforlar olsa da hikayeden öte olduğu kesin, benim de haritamla hareket ettiğimi ve onu kullanarak doğru ilerlediğim kesin...

Yıllardır uğraşıyor ve hala yuvaya biraz olsun yaklaştığınızı hissedemiyorsanız büyük olasılıkla yanlış harita ile ilerlemeye çalışıyorsunuz demektir. Sizin için sadece kendi haritanız doğru çalışır, onu bulun…


Not: Merak edenler için bütün yolculuk boyunca beni takip eden, tuzaklar kuran yeşil canavarla sonbaharda savaştım ve yendim… 7. Evdeki testi geçer miyim? Kesinlikle…

İletişim için: arslaneb@gmail.com

27 Ekim 2015 Salı

Bazı Şeylere Ulaşmanın Kısa Yolu Yoktur…


Dün bir danışanım, Human Design analizi için indirim kampanyası reklamını görmüş ve bana bilgisayar ekranının resmini çekip göndermişti. Bu analizi yapan kimdir, eğitimi nedir hiçbir fikrim yok; araştırmak gibi bir niyetim de yok ama çok iyi niyetli olmadığı kesin… Bazı şeyler vardır, ne indirim yapılır ne de kampanyası olur… 

Human Design Sistemi tamamen kişinin istekli ve hazır olması ile çalışabilecek bir bilgidir. Analizle kişinin eline kendi kullanım kılavuzu verilir. Makineyi kullanmak için ilk önce onu açmaya hazır olmak; yani çalıştırmak için önce düğmesine basmak gerekir. Bu demektir ki önce istek olacak, sonra bunun için zaman ve para harcayabilecek kadar motive olmak gerekir… kullanım kılavuzu ancak o zaman işe yarar... Siz hiç istemeden hayatını dönüştüren birisini gördünüz mü? Çok büyük hastalıklar, aile faciaları ya da iflas gibi büyük sorunlar yaşayıp, hayatını değiştirenlerin de artık değişimi istedikleri için bunu başardıklarını fark edebiliyor musunuz? Kimisi ise intiharı seçiyor ya da sürünmeye devam ediyor… aradaki fark istemekte, hazır olmakta ve gerekliliklerini yapmakta…

Ben bu işe ilk giriştiğimde tanıtımı nasıl yaparım diye düşündüğüm zamanlarda çok ilginç öneriler geldi. Hepsi de sistemin çalışmasına "bence" aykırı ve işe yaramayacak şeylerdi fakat genel kabule çok uygundular. Çocuklarla ve özellikle onların bozulmadan büyümeleri için çalışmayı çok istiyorum. ilk öneri çocuk doktorları ya da yeni doğum yapanlara bir şekilde ulaşmam ya da kreşlere reklam vermem şeklindeydi… Anne-babalar çocuklarını tanıyacaklar, özel yeteneklerini öğreneceklerdi. Sorun şu ki ebeveynin bunları biliyor olmasının bir anlamı yok. Çünkü çocuğun kendisi olarak nasıl yetiştirilmesi gerektiğini anlatıyoruz;  ebeveyn kendisi için bunu yapamazken, kendisi zihni ile yaşarken bunu çocuğuna ne derece uygulatabilir, illaki devam ettiremezler ve çocuğu yine standart bilgilerle büyütmeye başlarlar. Önce ebeveynin bu bilince ulaşmış olması gerekir… Bu yolla belki para kazanabilirdim ama amaç çocukların kendileri olarak yaşamasıyken ne anlamı var bunu yapmanın… Amaç insanlara farklı alternatif olduğunu göstermek, hayatın yaşadıkları olmadığını anlatmak ve gerçekten her şeyin değişebileceğini söylemekken, neden ben kendi yolumdan sapayım ve genel kanıya uygun davranayım…

Bu reklamı görmek çok güzel bir zamanlamayla oldu.  Sistemin herkese uygun olmadığını, bunun her yiğidin harcı olmadığını çünkü gerçekten istemek gerektiğini söylemek istiyordum… Kendinizi tanıyın diyoruz, özlü sözler söylüyoruz ama kendini tanımak sadece iki saat analizde söylenenler değil ya da 10 sayfa, kalıp halinde, yazılanlar değil.  İnsanoğlu kendini hayatının ilk yılında öyle bir hale getiriyor ki kendi öz halinden o kadar farklı bir şekle giriyor ki anlatmak yetmiyor… söylenenler, okunanlar bir kulaktan girip diğerinden çıkıyor. Bunu yaşayarak görmesi ve kendine olan yolculuğun derinleşmesi gerekiyor… analiz sonrası süreç 7 yıl… bunun üzerinde çalışıldığında o da….

Kalıplar tek bir darbeyle yıkılmıyor, sürekli üstüne düşmek gerekiyor. O duvarlara çarpıp çarpıp zayıflatıp öyle yıkabiliyorsunuz… “Yedi yılı söyleme insanlar bundan korkar” dediler…. ve evet korktular… ben bunu bilerek söylüyorum çünkü bu olaya bakılan ciddiyeti gösteriyor… bunu göze almak gerekiyor. Bazı şeylere ulaşmanın kısa yolu yoktur…

Dünyada bu sistemin ilk eğitimlerini alanlar, şu an en tecrübeli olanlar, büyük çoğunluğu uzun yıllar Hindistan’da yaşamış, Osho ile çalışmış, her türlü enerjiyi denemişler, yoga vs her şeyle ilgilenmiş ama gerçek anlamda bir adım ilerleyememişler. Daha sonra Human Design ile kendi üzerilerinde 7 yıl çalıştıktan sonra artık hayatlarını gerçek anlamda değiştirmişler. Hikayelerini okuduk, dinledik…

Aslında bakarsanız hayatını gerçek anlamda değiştirmek için çok da alternatif yok; sadece sakinleştirici ve biraz yatıştırıcı yöntemler var ya da ancak destek olabilecek şeyler var… zihni yenmekten başka hiçbir şeyin anlamı yok… 

Ben artık 7. yılımdayım, ince ayarlarım kaldı diyebilirim… Ben mi? Bir manifestör olarak huzurun doruklarındayım diyebilirim… öyle zengin değilim, hatta idealist olduğumdan öyle çokta param yok ama çok mutluyum çünkü istediğim şekilde hareket ediyorum… farklılıklarımı çok seviyorum ve yaşıyorum da… genel klişelerle pek işim yok… kendime olan güvenimin bütün hayatımdaki en tepe noktasında… kendini sevmenin ne demek olduğunu çok iyi anladım ve ben gerçekten kendimi seviyorum… aslında bunu ayrı bir yazıda anlatmak çok daha iyi olacak…

İstemeden hiçbir şey olmuyor ve istediğiniz şey için çalışmadan da hiçbir şey olmuyor. Niyetinizde samimi olduğunuzun işaretidir çalışmak,  geri kalan her şey sadece bahanedir….

İletişim için: arslaneb@gmail.com

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Neden Hayatınızın Başkası Tarafından Şekillendirilmesine İzin Veriyorsunuz?


Bu günlerin moda akımlarından biri, mandala boyamak ve onun resimlerini paylaşmak. Hiç denemedim ve denemek gibi bir niyetim de yok…

İlk önce geçmiş deneyimlerden başlarsak, eski iş yerimde işlerin az olduğu dönemlerde, canımız çok sıkıldığında herkesin oynadığı bir top oyunu vardı (7-8 yıl önce). Renkli toplar patlatılıyor ve  oyunun devam edebilmesi için aşağıya doğru inmesine engel olunuyordu... İlk 10 dakika bir şey olmasa da ne zaman 10 dakikadan fazla oynasam, her zaman o renklerin içinde, farklı gibi gözükse de aslında rutin hareket ederken çok derin düşüncelere daldığımı ve bu derin düşünlerin nedense hep negatif olduğunu, sonrasında ise depresif bir hal almama neden olduğunu fark ettim… Mandala da aynı şey… belirli hareketler var, belirli dikkat edilecek şeyler gerisi hipnotize olma ve derin düşüncelere dalma ve ne düşündüğünü bile fark etmeden boyamaya devam etme hali, bilinç kaybı… Geçmişteki farkındalıklardan ve iyi gelmeyen şeylerden ders almak gerekli…

Ama asıl önemli olan kısım ise bambaşka… Ben hayatımın başkası tarafından şekillendirilmesine artık izin vermiyorum. Hayat aracımın direksiyonunda ben varım ve yolu ben çiziyorum ve ben istediğim gibi renklerle oynuyorum… Mandala kitaplarında gördüğüm kadarıyla hazır şekiller geliyor ve insanlar onu istedikleri gibi boyuyorlar yani sözüm ona “hadi yaratıcılığınızı kullanın!” deniyor… Yaratıcılık? Bu aslında elinizdeki ile nasıl idare edebilirsiniz nasıl daha iyi hale getirebilirsiniz demek… yani size sunulan şeye mecbur kalıyorsunuz ve kendiniz yaratamıyorsunuz. Desen ne ise onu boyamak zorundasınız… Önce şekli kendiniz çizip, sonra renklendirme şansınız olmuyor… Tüketim dünyası her şeyi bizim önümüze seriyor, yaratıcılığımızı daha da unutalım diye bize yaratıcı olduğumuzu düşündürtüyor…

Moda akımlarını belirleyen birkaç yaratıcı kişi o yılın modasını belirliyor geri kalan diğer bütün modacılar sadece hazır mandalayı boyamak gibi o yıl moda olan şeyin dışına çıkamadan ufak değişikliklerle taklide kaçıyorlar… kendi doğal yaratıcılıklarının önünü kendileri kesiyorlar…

Yaratıcılık özgürlük gerektirir, farklı olmayı kabul etmeyi gerektirir, başkasının ne düşüneceğini ya da piyasa işi yapmak yerine kendi istediğini yaparak onu sunacak cesareti gerektirir… cesaret olmadan, farklı olmadan ve ideallerinde ısrarcı olmadan yaratıcı olunamaz…

Farklı olmak demek dışarıdan bakınca aşırı hareketler ya da dikkat çekici kıyafetler, yaşam tarzı farklılıkları değil… farklı olmak demek kendi istediklerinde, kendi idealleri doğrultusunda yaşamak ve çoğumuzun "koyun" diye nitelendirdiği genel ile hareket etmeyen demektir…

Farklı olan insan, seçimde oyunu anket sonuçlarına göre vermez… kendi görüşüne en uygun olana verir, fikri yoksa da çoğunluk X partisine veriyor diye o partiye vermez. Herkesin yaptığı sporu yapmak için zorlamaz kendini… İsviçre’deki üniversitede yapılan araştırmanın sonuçlarına göre hayatında ilerlemez, dergilerde yazan genel durumlara göre kendininkini değerlendirmez; tatilde herkesle aynı şeyleri yapmak için uğraşmaz;  illa evlenmeliyim, statü kazanmalıyım gibi kalıplara sokmaz kendini. Hepsini istediğinde ve onun için doğru zaman, kişi ve yer üçlemesi oluştuğunda yapar.  Farklı insan, kendi olur; kalıplar dar gelir ona… bu mandalanın deseni bile olsa…

Bir ara ünlü astrologlar, kişisel ve ruhsal gelişimcilerin paylaşımlarına yapılan yorumlara bakmıştım, incelemiştim, insanlar neye nasıl tepkiler veriyor diye… Basma kalıp sevgi ve ışık sözleri, teşekkür yazıları ile diğer aşırı uç olan kavgaya giden söylemler… iki gruptan biri ne yazıldığını belki de doğru dürüst anlamadan şükran yorumları yapıyor, kayıtsız şartsız beğenme ve kabul; diğer tarafta farklı olmak için aşırı uca kayma, beğenmediysen de aşırı tepkiyle ilgi çekme. İstisnalar var tabiki… Her iki grupta hazır mandala kitabı alıp da onu boyama çalışan ama sadece moda olduğu için bunu yapan insanlar; sıradan ve genelleme içine girenler…

Bunu okuyup üzülen, alınan ya da hadi oradan diyenler olabilir ama birisinin size gerçekten uyuduğunuzu, sistemin kölesi olduğunuzu, onun içine daha çok gömüldüğünüzü ve farkındalığın sadece sözde kaldığını söylemesi gerekiyor... 

Başkalarının neden bu kadar yaptıklarına güveniyorsunuz? Neden kendiniz kendi hayatınızın rotasını belirleyemiyorsunuz? illa bir guru ya da sürekli size bir şeyler sunulması mı gerekiyor? 

Ben kendi başıma yaptığım her çalışmanın neden işe yaradığının cevaplarını şimdi alıyorum, kendime güvenmekle doğru olanı yaptığımı görüyorum... İlla belirli bir teknikle hareket etmeniz, illa doğru kelimeleri kullanmanız gerekmiyor ki, niyet en önemli şey… Başkalarının size sunduğu kadarla hareket etmeye devam ederseniz kendi hayatınızı şekillendiremezsiniz, size sunulanla idare etmek zorunda kalırsınız, daha fazla gelişemez, ilerleyemez ve başkalarının size sunması için gözlerine bakar durumda kalırsınız… Bu sadece ruhsallıkla ilgili değil, her konu için geçerli.

Bir şeyleri yapmanın, sorunları çözmenin ya da ilerlemenin çok farklı yolları var. Size sadece çok azı sunuluyor, kendinize güvenmeyi öğrenin… Standart bir insan olmaktansa özgür olun, özgün olun… kendi hayatınızı kendiniz çizin ve istediğiniz gibi renklendirin…


İletişim için: arslaneb@gmail.com

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Hayat Tercihlerden İbarettir!


Yaşamda ilerlerken kendimizi şöyle bir dışarıya çekip her şeye tepeden baktığımızda, aslında sürekli yol ayrımları ile ilerlediğimizi fark ederiz. İster büyük olsun ister küçük bu yol ayrımlarının hepsi birer karardır ve bizi çok farklı noktalara farklı kararlara götürecek dönüm noktalarıdır…

Yol ayrımlarıyla her an karşılaşırız... yediğimiz yemekten, konuşacağımız konuya, çalışacağımız işten, oturacağımız eve, sorduğumuz sorudan, vereceğimiz yanıta ve tepkiye kadar irili ufaklı her şey birer yol ayrımı birer karardır…

Her yol ayrımı kendisinden sonra başka yol ayrımlarına ve verilen her karar kendisinden sonra başka kararlara götürür bizi… aslında yaşadıklarımız verdiğimiz her kararın sonucudur ve biz o yola gitmeyi seçmişizdir, biz onu yaşamak ve tekrar başka başka kararlar almayı istemişizdir. Bu bizim hayatta en zor kabul ettiğimiz şeyin bir açıklamasıdır aslında… bizim bir önceki yol ayrımına geldiğimizde seçtiğimiz yön bizi o konuma getirmiştir ve sorumluluk tamamen bizimdir. Bu sorumluluğu paylaşan ikinci bir kişi yoktur sadece bize aittir… yol ikiye ayrılmıştır ve biz o doğrultuda gitmeyi seçmişizdir…diğer insanlar sadece aracı olmuştur...

En zor olan bu değil mi? Yaşanan her şeyin sorumluluğunu almak ve geçmişi temizlemek, tek nedeninin kendimiz olduğunu fark edip, başkalarını suçlamadan hayata devam edebilmek… evet hayat her an tercihlerden ibaret ve o tercihler geleceği belirleyen birer adım… 

Eğer tercihiniz zihinden geliyorsa işte o zaman durum fena… zihin hayatınızı ele geçirmişse ve farkında değilseniz aynı şeyleri yaşamaktan kaçışınız yoktur… aynı tür insanlar, aynı tür tepkiler, benzer kararlar ve benzer sıkıntılar çevresinde daire çiziyorsunuz demektir… aynı dairenin çevresinde dönüp de bunu fark edememek başkalarını suçlamaktan sonraki en kötü şey herhalde…

Sürekli söylüyorum ve her zaman söylemeye de devam edeceğim zihin hayatınızın rotasını belirliyor ve ne yapacağınızı size söylüyorsa o sürekli çevresinde döndüğünüz daireden çıkmanız mümkün değil… ne yaparsanız yapın, farkında dahi olsanız tekrar uykuya dalıp yine o daire çevresinde dönmeye devam edeceksiniz…

Kryon kitaplarından birinde şöyle der “Dualite İnsanın içinde dengede olduğunda, İnsan yaşam dersini çok daha berrak bir biçimde görür!... Nasıl olurda İnsan, dengeye kavuşmadan, kendi yaşam derslerini keşfetmeye ve onların üzerinde çalışmaya başlayabilir? Böylece, şimdi bir başka temel bilgiyi öğrendiniz; önce dualite sorunu üzerinde çalışın, onu dengeleyin; o zaman parçalı-bulmacadaki diğer şeyler bir araya gelmeye başlayacaktır. Hiçbir insan, aydınlanma yolundaki yolculuğa dengesiz bir dualiteyle başlayamaz.”

Dualite ile ilgili bir sürü yazı okumuş, bir sürü karışık cümleler, dolambaçlı anlatımlarla karşılaşmış olabilirsiniz… dualite temelde zihin ve öz’ün ayrımıdır… insanın içindeki ikili durumdur… siz zihinin ele geçirdiği haldeyseniz dengede olamazsınız; özü unutmuş, ondan uzaklaşmışsınızdır. Dünyaya gelmenin asıl amacı da bu ikili durumun farkındalığına varmak ve onu dengeye getirmektir; öz ile hareket edip, zihnin de farkında olup onu gözlemlemektir… 

Human Design Sistemi insanlara bir vücut haritası sunar ve o harita aslında zihin ve özün nasıl dengeye getirileceğinin yol haritasıdır… nasıl doğru karar verileceğini, nasıl tercihte bulunmamızın doğru olduğunun işaretini verir, anlık haritamızdaki pusuladır, yolu gösterir… Dengelenme süreci, aslında öz ile karar vermeye adapte olma sürecidir çünkü karar vermedeki her zorlanma, her eskiye dönmeyi isteme, zihnin istediğidir. Her zorlanma, onu fark etme ve sizi nasıl o kısır döngüde tuttuğunu görme aşamasıdır... zordur ama takip ettiğinizde mucizesi çok büyüktür… 

Dengelenme yavaş olur çünkü dengenin bozulması hayatımızın ilk yedi yılında olur ve dengelenmesi de yedi yılı alır, bir anda olmaz, yedi yıl içinde değişimi hissedersiniz… öz ile hareket etmeye başladığınızda,  denge sağlanmaya başladığında artık hayatınızın sorumluluğunu alırsınız… o kadar kitap okumanıza ya da çalışmalar yapmanıza gerek kalmaz… tekrar tekrar blokajlar oluşturmazsınız, kendinizi sevmeye başlarsınız. İlk dönemlerde kendinizi kabul etmeniz zor olsa da (zihin kendini kabul ettirmek için çok yoğun baskı yapar) üzerinde çalıştıkça kendinizi kabul edersiniz. Başkasının sevmesi, ilgisi, kabul etmesini beklemek yerine artık kendi istediğiniz şekilde hayata devam edersiniz çünkü en önemliyi başarmış ve kendinizi sevmiş, kabul etmişsinizdir…

Ben ilk yıllarımda Human Design ile ilgili kitapları okurken “ahh keşke bu özellik bende olsaydı, bu kanal neden bende yok ki” diye hayıflanırdım. Kendi koşullandırmalarımın temizlenme sürecinde, yani dengelenmenin üçüncü yılında eğitim almaya başladığımda derslerde fark ettim ki artık böyle bir hayıflanma içinde değildim. Ben zaten kendi halimle, yaşamaya geldiğim bu hayat için mükemmel şekilde yaratılmıştım… ne eksik vardı ne fazla... ben kendimi kabul etmiştim artık… 

Yanlış anlaşılmasın bu yedi yıl çalışarak ve pür dikkat halinde olmakla oluyor, hiçbir şey yapmaz ve eskisi gibi zihinle yaşamaya ve tercihleri zihinle yapmaya devam ederseniz mucize beklemeyin; mucize için azim, çalışma ve mücadele gerekiyor…  

Her yol ayrımında, her tercih anında, her karar sizin zihin ile öz’ün ayrımına varmanız ve ikisi arasında da tercih yapma zamanınızdır. Evet hayat tercihlerden ibarettir, nasıl karar vereceğinizin tercihidir… zihin içinde hapis olmayı mı seçiyorsunuz yoksa özgür olmayı mı?

İletişim için: arslaneb@gmail.com