7 Mayıs 2016 Cumartesi

Bağımlılıklarımız: Kendi kalemize attığımız goller


Üniversitenin ilk yılında, Kasım 1998’de, Pazar akşamı Ankara’dan İstanbul'a dönerken bir paket sigara almıştım. Sigarayı açmadım, çantamda öylece durdu. Perşembe olmuştu, ertesi günkü sınav için çalışıyordum ama hiçbir şey anlamıyordum, aklımı bir türlü veremiyordum. Biraz durdum öylece sonra büyük bir öfkeyle gittim ve sigarayı aldım… Yaklaşık 3 saatte bütün paketi bitirdim. Yurdun etüdü duman altı olmuştu. (yurttaki etüt bana tahsil edilmiş gibiydi benden başka kimse kullanmazdı)

Öncesinde bir iki denemem olsa da, sigara içmek için fırsat kollayan biri değildim, öyle bir niyetimde yoktu.  Günde bir paket sigara ile başlamış oldum, günde bir paketle üniversite yıllarım geçti, iş hayatında ise iki pakete doğru artmaya başladı…

Yanlış hatırlamıyorsam Ocak 2010’da sigaraya büyük bir zam gelmişti, hesap yapmıştım sigaraya harcadığım para ile araba alabiliyormuşum. Ben ne yapıyorum böyle diye düşünmeye başladım… Etkisi sadece bir saat sürdü…

Sabahları artık öksürerek uyanıyordum, rahatsızlıklar başlamıştı… Bir gün 60 yaşlarında hiç tanımadığım bir teyzeyle yolda karşılaştık “kızım sağlığına zararlı içme” diye bana öğüt verdiğinde çok öfkelendiğimi ve hatta birazda çıkıştığımı hatırlıyorum…

Hiç mi hiç niyetim yoktu bırakmaya, hani istemiyorum seni ama kopamıyorum durumu da değildi benimki, hayattaki tek keyfim neden bırakayım modundaydım… Ta ki sigara içme yasağı kapalı alanlar için uygulanmaya başlayıncaya kadar...

Artık yapılacak aktivitelerde sigara içme durumuna göre hareket eder hale gelmiştim. Bir mekana gidilecektir sigara nerede içiliyor diye araştırılır, bir arkadaşa gidilecekse evinde içiriyor mu diye önceden bilgi alınırdı ve karar ona göre verilirdi. Bir telaş durumu olurdu. İçemediğim zamanlar gereksiz gerilmeler olur ve özgürlüğümün kısıtlandığını düşünürdüm…

Zamanla, yasaktan önce bile özgürlüğümü kısıtlayanın koşullar değil de sigara olduğunu görmeye başladım. Kendi dönüşüm sürecimin ilk yılındaydım ve üzerimdeki ağırlıklardan kurtulma sürecine çoktan girmiştim ve sigara artık ciddi anlamda ben buradayım demeye başlamıştı… İş yerinde mola verip soğukta sigara içmek dokunmaya başlamıştı, iş çıkışı arkadaşlarla bir yere gidildiğinde titreyerek sigara içmek dokunmaya başlamıştı, önemli bir yerde sigara içmek için bahaneler aramak ya da bütün muhabbeti bırakıp dışarı çıkmak beni germeye başlamıştı… Özgürlük için sirenler çalmaya başlamıştı…

Bu durum kelimelerle yeterince ifade edilemiyor. Sizi rahatlattığına inandığınız şey aslında en rahatsız eden şey haline gelmiş oluveriyor ve siz fark etmiyorsunuz… kokusu, parası, sağlığa zararı, zaman kaybı, diğer her şeyi önemsiz hale getirdiğini bile fark etmiyoruz… hayatımızın kuşatılmasından sıkılsak da hiçbir şey de yapmıyor, kabul dahi etmiyoruz…

Nisan ayında rüyamda babamı gördüm… çok güzel ve çok gerçek gibi olan bir rüyaydı… bir kaç gün etkisinde kaldım ve geçmişe bir yolculuk yaptım…

Ben üniversiteye başlamadan bir hafta önce babama kanser teşhisi konulmuştu ve Ankara’da tedavisi başlamıştı. Ben İstanbul’da okuyordum ve her hafta sonu Ankara’ya babamın yanına gidiyordum… Bu durumu yaşıma ve şartlarıma göre çok güzel kabul edebilmiş gibi gözüksem de içimde büyük bir isyan vardı. Bunun tanrıya  “neden benim babam! neden şimdi! hadi ben de içiyorum ne olacak bakalım!” şeklinde bir isyanla başladığını fark ettim… O sigarayı alışım, içmek için dört gün beklemem ve artık ders çalışmaya çalışırken aklımı verememem… o paketi almaya giderken ki öfkem, isyanım, çaresizliğim, yalnızlığım her şey birden farklı gözükmeye başladı…

Hayata bakışımın değiştiği, kime neye isyan ediyorsun diye sorgulandığı bir dönemdeki farkındalık, bana bunun ne kadar anlamsız olduğunu gösterdi.  İşin ilginç yanı sigara içmeye neden başladığımı, isyanın başlangıcını bile çoktan unutmuşum…

Birkaç gün düşündüm ve 7 Mayısta babamın ölüm yıl dönümünde sigarayı bırakma kararı verdim. O güne kadar normal şekilde içmeye devam ettim, ne azalttım ne de artırdım… 6 Mayıs gecesi yatmadan önce son sigaramı içerken sigara ile konuştum ve ona teşekkür ettim. 1998-2010 yıllarında en büyük destekçim olduğu, iyi ve kötü her anımda yanımda olduğu için teşekkür ettim. Onu sevdiğimi ama artık yoluma onsuz devam etmek istediğimi söyledim…  Ciddi ciddi veda konuşması yaptım.

Bugün 7 Mayıs 2016, üzerinden 6 geçti ve hiçbir zorluk geçirmeden atlattım sigarayı bırakma sürecini… Ben sigarayı hala severim. Onun içinde tekrar başlamaya yönelik hiçbir harekete girmedim, şartları zorlamadım.

Sigara ya da diğer bağımlılıklar için parasıymış, sağlığa zararlıymış gibi şeyleri bahane edip bırakmaya çalışmanın, zorla bıraktırmaya çalıştırmanın çok fazla anlamı yoktur. Çünkü zaten bunların önemi olmadığı için o aşamaya, bağımlılık aşamasına kadar gelinmiştir. Tüm bunlardan daha etkili olan “asıl nedeni” vardır, gerçek çözüm onu bulup, onu aşmaktadır…

Nefret ettiğiniz şeyden asla kopamazsınız bağımlılıklarınız ne kadar size zarar veriyor olsa da onun yüzünden diyerek kötülemek ona daha çok çekilmenize neden olur… Bağımlılığı yapan o değil bizleriz. Suç onda değil bizde. Kendi ellerimizle hayatımızı onun insafına bırakıyoruz… Teşekkür edip, hatta minnet gösterip ayrılmak en acısız ve en kolay yoludur…

İstemediğiniz bir şeyi devam ettirdiğinizde, hayatın sizi zorla ayırması bağımlılığınızı daha da sağlamlaştırır, acısı daha derinlere iner… Hayat sizi ayrılığa zorunlu kılmadan önce neden kendinizden kaçmak istiyorsunuz, neden sığınak arıyorsunuz onu bulmaya çalışın… Kendinizden kaçmak değil, kendinize dönmek asıl çözüm… Siz orada olmadan, gerçek iradeniz olmadan olmaz ki…

İster yemek olsun, ister sigara, ister uyuşturucu, isterse bir insan olsun her türlü bağımlılık kötüdür… kendinden vazgeçip onun için yaşamaya başlamak, kendinden uzaklaşıp bu bağımlı olduğun şey için her şeyi göze almak ve geri kalanları hiçe saymak… Bağımlılıklarımız kendi kalemize attığımız gol gibidir, kale bizim ama topu atan da biziz…

Haritama göre bağımlılıklara eğilimli birisi olarak söylüyorum, bu durumu düzenleyebiliyorsunuz. Ben böyleyim demekle bu olaydan sıyrılamıyorsunuz; düzenlemek ve doğru kullanmak bizlerin görevi,  geçmesi gereken hayat dersleri…

Dersi geçme zamanı gelmedi mi hala…

İletişim için: arslaneb@gmail.com


1 Mayıs 2016 Pazar

Ne Kadar Değerliyim?


Öz değer, öz sevgi ve öz saygı;  bunlardan biri olmadan diğerleri de olmayacak şekilde iç içe geçmiş kavramlardır. Burada içlerinden öz değeri kullanmayı seçiyorum.

Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.

***

Human Design’da kalp merkezi öz değer ile ilgilidir, aynı zamanda materyal dünyada bu merkezin konusudur. Bu merkez insanlığın %30’unda tanımlıdır, %70’inde ise tanımsızdır. Bu demektir ki insanlığın %70’inde öz değer konusunda açıklık vardır. Kalp merkezi koşullandırma sıralamasında en üsttedir, zihin oyunlarının en hassas olduğu merkezdir. 

Reklam sektörü neden bu konular üzerine gider? Neden size değerli olduğunuzu ancak onların ürünleri kullanıldığında hissedeceğinizi söylerler? Neden kendini kanıtlamak çok rastlanan bir durum? Bana iyi bir eş olacağını kanıtla, kendini bu şirkete adayacağına kanıtla, beni sevdiğini kanıtla, sana güvenebileceğimi kanıtla…

Zihin, değerimi hissedebilmek için bütün bunları yapmalıyım der: Babamın bu istediğini yapmalıyım, ona iyi bir evlat olduğumu göstermeliyim… Arkadaşım için bunu yapmalıyım, en iyi arkadaşının ben olduğumu kanıtlamalıyım… Terfinin benim hakkım olduğunu göstermek için mesaiye kalmalıyım, daha çok çalışmalıyım… Ayrıca o şampuanı almalıyım saçlarımın buna değer olduğunu kendime kanıtlamalıyım…

Diğer kesim yani %30’luk kalp merkezi tanımlı olanlar ise kendi içinde ikiye ayrılıyor ya egosu çok şişkin oluyorlar ya da egolarını tamamen bastırmış oluyorlar… Her ikisi de sağlıksız ve yanlış kullanımdır. (Ego, zihin ya da nefs değil benlik anlamındadır. BEN diyebilmektir)

Ben, egosunu bastırmış olan kısma giriyordum. Bu zamana kadar gördüğüm vücut haritaları içinde kalp merkezinde en çok aktivasyonu olan harita benimki olsa da son yıllara kadar en bastırılmış ego da bendeydi herhalde. Daha önceden kalp merkezinin özelliklerini bilseydim, benimkinin kesinlikle tanımlı olmadığını iddia edecek kadar da öz değerimi kaybettiğimi de söyleyebilirim. Yıllar geçtikçe ne derece egomu baskıladığımı fark ettim. Yavaştan ortaya çıkmaya başladı ve tam zıt uca geçti, ego patlaması şeklinde dolandım bir süre. Yaptığım o çok kötü kekleri bile sanat şaheseri şeklinde bakıyordum ve hatta hala aile içinde esprimiz vardır “aaa ben yaptım tabii ki mükemmel  oldu” diye ama bu da zamanla dengeye geldi…

***

İstemediğin şeyleri başkasının ya da kendi gözündeki değerini artırmak için yapmıyor musun? Peki, istemediğin bir şeyi yaparak gerçekten kendini değerli mi hissediyorsun? Doğru değil mi, istemediğimiz çoğu şeyi yapıyoruz… 

Peki, o çok istediği evi almak, o kaliteli hayatı yaşamak için istemediği şeyi yapan kişiler gerçekten kendi değerlerini biliyorlar mı? Bütün bunların çok farklı şekillerde de yapılabileceğini düşünebiliyorlar mı? Başta söylediğim başucu kitaplarımda lüks mağazalara gidiyorlar, kaliteli yerlere gidiyorlar, evlerini ona göre seçiyorlar… Ama her şeyin bir zamanı var, bir anda olmuyor. Adı üstünde Öz-Değer... Özü ile zihnini ayıramayan insan nasıl onun değerini bilsin. Bunun için niyet etmiş olması, farkındalık kazanması, kendini tanıması, kendisi ile yüzleşmesi, arınması ve özüne ulaşması gerekiyor. Öz değere sahip olmak, istemediğin hiçbir şeyi şartlar gerektiriyor diye yapmak zorunda hissetmemektir. İstediğin bir şey için de elinden geleni yapmaktır, onu hak ettiğine inanmaktır… Bu Öz halde olmanın kuralıdır…

Kalp merkezi ister tanımlı olsun ister tanımsız bizim değerimizi etkilemez. Ne yaptığımız iş, ne toplumdaki statümüz, ne banka hesabımız, ne de başkalarının düşünceleri bizim değerimizi değiştirmez. Bizler bu dünyaya insan olarak geldik. Bu dünyaya yaşayacağımız hayata uygun özelliklerle donatılmış olarak, kazanacağımız bilgelikler için de açıklıklarımızla yaratıldık ama eşit değerde de yaratıldık… Değerimizi kanıtlamaya çalışmak, başkalarına karşı kendini üstün ya da aşağıda görmek bunu reddetmektir, belki de en büyük günahlardan biridir… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

28 Nisan 2016 Perşembe

Yarışmadan Olmaz mı?



Rekabet hayatın her alanında var, ilk önce kardeşler arasında başlar, oyunlarda arkadaşlarla devam eder, okulda, ilişkilerde, çalışma hayatında, yani her yerde var. Dünya düzeni zaten bunun üzerine kurulu; en başarılı olma, en güzel olma, en çok satışı yapma, en iyi arkadaş olma… filmler, diziler, kişisel gelişim programları hatta ana okuldaki eğitim bile bizleri bu doğrultuda zorlayan bir görev üstlenmiştir. İnsanlar bunun tek yol olduğuna ikna edildi bile: yarışmadan olmaz, rekabet bizi geliştirir…

Garip bir şekilde rekabet ederken de aynı olmaya başladık. Hareketler, saçlar, yüzler, işlerin yapılış tarzları, aktiviteler, paylaşımlar… Rekabet etmek, ben de sizin gibiyim demek oldu. Özgün olma, kendin olma, kendi hayalinin peşinden koşma kalmadı, en iyi ihtimal bir adım farklı olduk… büyük çoğunluğun hayali bizlerin hayali oldu…

Kalp merkezi irade, özsaygı, özdeğer ile ilgili bir merkezdir ve aynı zamanda Ego merkezi olarak da geçer. Buradaki ego çoğu kullanılışı gibi zihin, nefs ya da sahte benlik anlamında değildir, benlik anlamındadır, BEN diye bilmektir. Rekabetle, yarışmakla ilgili bir kapı vardır ve o da bu merkezdedir. Çünkü doğru bir rekabetin içine girebilmek için öncelikle BEN, BENİM isteklerim, BENİM hayallerim diyebilme gücüne, iradesine sahip olmak gerekir…  

Kalbi ve bu kapısı da tanımlı birisi Strateji ve Otoritesi ile çalıştığında rekabet konusunda usta olabilirler… Kalp merkezinin insanlığın sadece %30’unda tanımlı olduğunu düşünürsek ve sadece tek kapının bu konuda desteklediğini düşünürsek, o oranın çok ama çok daha düşük olduğunu tahmin edebiliriz herhalde.

Beş yıl önce sabah yürüyüşlerine başladığım zamanlarda, arkamdan gelen bir kadın beni geçti garip bir şekilde panik oldum. Onu geçmek istedim ve hızlanmaya başladım. Kadının adımlarının büyüklüğünü, hızını, duruşunu incelemeye ve onu nasıl geçebileceğimi düşünmeye başladım. Hızlanıp geçiyordum ama sonra kadın beni tekrar geçiyordu, tekrar tekrar aynısı oldu. Daha sonra bunun aslında ortaokul yıllarımda bile olduğunu fark ettim. Önümde yürüyen birisi olduğunda ya da beni geçen birisi dürtüsel olarak onu geçmek için debeleniyordum… 

Amacımı kadını geçmek yerine kendimi geliştirmek ve kendimi geçmek olarak değiştirdim. Benim onu geçmem ya da onun beni geçmesi artık önemini kaybettiğinde kadını sadece referans noktası gibi kullandım; hızım stabil mi, nasıl ilerliyorum, düşüncelere dalıp yavaşlıyor muyum şeklinde. Daha önceleri beni sürekli geçen, bazen hızlanmama engel olacak şekilde önümde ilerleyen kadın bir süre sonra yolun karşı tarafına geçti ve bir ara sokağa girerek yolumdan tamamen çekildi…

Bunu çok fazla denedim, farklı şartlarda, farklı ruh hallerimde, farklı kişilerle… Geçmek için uğraşırken, diğer kişi bir engelken; sadece kendi hızımda ilerlerken arada bir kontrol ettiğim bir referans olduklarında kaybolduklarını ve yolumun açıldığını fark ettim. İnsanların nasıl farklı yönlere gittiklerini, hayatın bizleri nasıl yavaşlatıp, nasıl hızlandırdığını gördüm. Sen gitmek istediğin yolda gerektiği gibi ilerliyorsun, önündeymiş gibi gözükenler zamanla yolundan çekiliyorlar ve yolu sana açıyorlar….

Rekabet ya da yarış insanı gerçekten yoldan çıkarabiliyor. Kişi, başkasının yoluna dikkat ederken kendi önündeki engelleri görmüyor, kendini kaçırıyor. Sonuç olarak başarısızlık ya da kısa süreli başarı ardından gelen büyük hüsran yaşanıyor. Hedef kendini aşmak, kendini yenmek olmalı. Sen kendi hızında ilerlerken önünde yeni yollar açılıyor. Dikkatin kendinde olduğundan bu yolları kaçırmıyorsun, bu fırsatlarla daha da ilerliyorsun. Diğer kişi belki ışıklarda beklerken, belki yolda bir arkadaşı ile karşılaşıp oyalanıyorken, belki gideceği yol, hedef seninkinden çok farklılaşıyorken, onunla yavaşlamıyorsun.

Sabah yürüyüşlerinin bana en güzel öğrettiği şey kimseyi hedefe koyma, kimseye yetişmeye çalışma, kimse ile rekabet etme. Rakip olduğunu düşündüğünüz kişinin önüne geçemezsiniz, hep arkasında kalırsın. Yenilgiyi baştan kabul etmiş olursun. Çok iyi sporcular rakiplerine göre hareket etmezler amaçları kendi rekorlarını tekrar tekrar kırmaktır, onlar bu konudaki en iyi örneklerdir.

Dünya düzeni bu şekilde kurulmuş gibi gözükse de, bize dayatılan her şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu her geçen gün tekrar tekrar görüyoruz… İnsanoğlu ne garip varlıktır ki kendi doğasına aykırı her şeyi yapar ama yine de mutlu olmayı bekler… Nasıl ki zamanında bu dayatmalara inanmak bir tercihti, değiştirmek de başka bir tercihtir.

İletişim için: arslaneb@gmail.com

23 Nisan 2016 Cumartesi

Hangisi Daha Zor?



Bir ay kadar önce eski bir arkadaşımla görüştüm. Hayatını değiştirmek için yaptıklarından bahsederken “ Ebru bu çok zor…” dedi. O günden sonra aklım bu söze takıldı…

Ben zor olduğunu çok söylerdim, hatta “Büyük Mücadele” başlıklı bir yazım da var ama nedense arada geçen zamanda bu düşüncemin değiştiğini fark ettim. Birkaç gün sonra televizyonda kanalları gezerken Yunus Emre Aşkın Yolculuğu dizisi ile karşılaştım… orada Şeyh Tapduk Emre, Yunus Emre’ye “Ne der erenler: bu yol incedir, kılıçtan keskincedir” diyordu…

Gerçekten de bu kadar zor mu diye düşünürken Tanrılar Okulundan bir bölüm aklıma geldi… Dreamer, yazara “seni seçmemin nedeni, senin bile bunu yapabilecek olduğunu göstermek” diyordu.

Gerçekten zor mu diye düşünürken, kendime pay çıkarmayı da ihmal etmiyordum. Ben bu zoru başarıyorum, ben süperim şeklinde… bu abartılı bir söylem ama biraz kibir durumu olmaya başladığını da erken fark ettiğim için şükürler olsun… ama Dreamer’ın dediği gibi bunu herkes yapabilir…

Kendi sürecime başladığımda her gece kan ter içinde uyanırdım, uykum çok düzensizdi, hiçbir şeyden keyif almıyordum ve neredeyse sadece acı ve öfke hissederek yaşayan biriydim… Ben bir manifestörüm ve bu süreç başlamadan önce “ben hayatımı değiştirmek istiyorum, ben değişmek istiyorum” demeye başlamıştım… Bu karar verme süreci duygusal yapısı olan benim için anlık olmadı, aylarca ben bunu düşündükten sonra istediğimi anlayıp araştırmalara başladım ve zaten yol benim için sonrasında açılmaya başladı… işin güzel tarafı manifestör olduğumu bilmeden özelliklerimi bilmeden bu konuda benim için doğru şekilde karar almak olmuş. Ben bu yola başımı koydum ve her ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmedim…

Büyük mücadele denilmesi, zorluğunun söylenmesi ya da sizin ilk başta zorlanmanız sizi yolunuzdan uzaklaştırmasın… buna niyet edecek gücünüz varsa, bunu isteyebilecek kadar aydınlığa özlem duyuyorsanız bunu yapabilecek gücünüz de vardır… 

İnsanlar ailelerini, işlerini, yaşam şartlarını, kısacası koşullarını bahane ederler… maddi zorluklar, iş yerindeki çalışma koşullarının bunu kabul edemeyecek olması, rekabette bekleyerek yarışamayacaklarını söylemeleri, evlenmek için zaten çok geç nasıl yani teklif mi beklim gibi söylemler… paragrafın başında da dediğim gibi hepsi sadece bahane… zihin insanları kontrol etmek ister, ondan özgürleşme fikri sizi daha sıkı kavrama çabası ile devam eder, zorluk bu ilk aşamadadır…

Aldığı nefesten keyif alamamak, çiçeği görmeden yanından geçmek, meyvenin ağızda dağılırken yayılan tadını hissedememek, insanların sevgisine ilgisine muhtaç olmak; kendini sevmemek, beğenmemek, değerini bilemeden yaşamak; hayatın zor olduğunu düşünüp kimseye güvenmeden hep korumada kalarak yaşamak… zor olan bunlar…

Arkadaşımla yaptığım bu konuşmada anladım ki zor demek ben bunu istemiyorum demekmiş… ben hayatımın berbatlığı ile gayet mutluyum ve onu kesinlikle bozmak istemiyorum demekmiş…

Evet bazı şeyler zor ama en zoru her defasında yeni yeni bahaneler yaratmak ve o bahanelere inanmak… Hayat tercihlerden ibarettir, bahanen ne olursa olsun sonunda tercih senindir…

Kendinize karşı dürüst olun eğer bu hayatınızdan memnunsanız devam edin ama sorumluluğu alın ve yakınmayı bırakın… kendinizi kandırıyorsunuz bari başkalarının ne vaktini ne de enerjisini almayın…. Yaşayın gidin işte…

Değişim isteyenler ise ne gerekiyorsa yapın… zor ise zor... oyalanmayın, sadece olumlamalar yaparak, sadece bilgi toplayarak olmaz, artık hayatınızda eylemlere dökün, öğrendiklerinizi uygulayın… uygulama olmadan hiçbir bilginin anlamı yoktur… hayatınıza sokmadan, zorlanmadan nasıl arınacaksınız, nasıl değişimi hücrelerinizde gerçekleştireceksiniz, nasıl zihnin etkisinden kurtulacaksınız… çalışın ve peşini bırakmayın…

Bizlerin dünyaya gelmesinin en temel amacı tanrısal yapımızı keşfetmek ve zihnin (nefs) ötesine geçebilmektir… amacını yerine getiremeyen herkesin işi zordur, bu dünyada oyalanıyordur ama onun ruhu amacını yerine getiremediği için o kadar sıkılıyordur ki en büyük acıları yaşıyordur…

Hangisi mi zor? Kesinlikle amacını yerine getiremeyen bir insanın yaşamı daha zordur… Ben daha önce söylediğim tüm söylemlerimi geri alıyorum, zor olan diğerlerinin işiymiş…


İletişim için: arslaneb@gmail.com

27 Mart 2016 Pazar

Neden Güven Peşinde Koşturuyoruz ki…



Yaşamda ilerlerken kendimizi sağlam tutabilmek için güveni,  güven duygusunu ararız.  Gelecek için, ilişkiler için; ticarette, ortaklıklarda, ailede, eşte dostta… güven duygusunun peşinde koşturup duruyoruz…

Eşin seni aldatabilir, en yakın arkadaşın en ihtiyacın olduğunda yanında olmayabilir ya da annen hasta iken tek bir arayanın olmayabilir…  Dolandırıcılık zaten aldı başını gidiyor… Belki arkanızdan “nasılda kandırdım ama” gibi şeyler söyleyenler de olabilir…

Tabii ki yine kendimden örnek vereceğim… Human Design’da sağ kulak ve sol kulak diye kavramlar vardır. Bu iki kulakta bende aktif şekilde çalışıyorlar… Biri söylenen şeyin doğruluğunu sezme yeteneği verirken, diğeri duygunun doğruluğunu hissetme yetisi verir… Profilim 3/5 ve bu profil hatalı olan ya da çalışmayan şeyleri görme yeteneği ile bunu insanlara “hey bakın bu yanlış, bu çalışmıyor” deme özelliğini verir…

Peki ben aldatıldım mı? Evet…

Dolandırıldım mı? Evet…

Kullanıldım mı? Evet…

Bütün bu özelliklere rağmen cevabım evet… Yıllarca insanların gözümün içine bakarak yalan söylemesini ve sürekli olarak ortaya çıkan yalanların ardındaki suratları izledim… Sanıyorlar ki görülmüyorlar ya da kolayca affediliyorlar…

Hayır, affedilmiyorlar çünkü benim affedebileceğim tek insan var, o da kendimim…

Bütün bunlar öyle büyük tecrübeler ki… kendimi kandırdığım ve “yok canım artık bu kadar yalan da olmaz” dediğim zamanlarda kendi sezgilerime güvenmek yerine dışarıya güvenmeyi tercih etmenin nasıl bir hata olduğunu anladım… İllaki tarih, zamanı geldiğinde bu yalanları teker teker önüme serdi… sezgilerime ve kendime olan inancım da arttı aynı oranda…

Aradaki fark, bütün bu özelliklerin var olduğunun farkında olmamak ve yanlış kullanmak. Profili konusunda bilinçli olduğunda 3/5 kişisine bir şeylerin yanlış olduğunu gösterirken;  bilinçsiz bir 3/5 kişisi o yanlışın içine düşer… Burada ki sır kendi doğana güvenmektir,  Strateji ve Otoritenle hareket etmektir…

Strateji ve Otoriteme göre hareket ettiğimde ise yine bazı şeyler oldu ama hepsi benim için hayat dersi dediğimiz ve beni geliştiren şeylerdi. Hiçbiri için ne kendime ne de başka birisine kızgınlığım var… Acı çekmiyorsunuz, pişmanlık duymuyorsunuz… hani iç huzur denir ya o oluyor. Kandırıldığınızı düşünmüyorsunuz, bundan bir ders almam gerekiyor diyerek olaylara bambaşka açıdan bakıyorsunuz…  Ruhunuzla iletişim halinde olduğunuzdan dünyaya bunu yaşamak için gelmişsinizdir ve bunun tadını çıkarabilirsiniz. Doğru yolda olmak, iç huzuru sağlayan ve güvende hissettirendir… Eski aptalca yapılan hatalara düşmüyor ve kısır döngü olanlardan arınıyorsunuz.

Yeni birisi ile tanıştığınızda hayatınıza nasıl girdiğine bakın, onunla ilgili nasıl hissettiğinize… O kişiye hayatınızda yer açıp açmayacağınıza karar verirken kendi Strateji ve Otoritenize göre hareket edin…

Bir ilişkide önemli olan sevgi ya da mantık deriz ama aslında zihin daha ön plandadır. Karşımızdaki kişiyi, bizim zihin oyunlarımıza uyabilecek niteliklerine göre değer biçer ona göre değerlendiririz…

Alışverişte, ürünün defosuna bakarız ya da başka yerde ucuza bulabilir miyim diye düşünürüz ama o mağazanın ya da ortamın bize ne hissettirdiğine bakmayız bile… sezgilerimiz bize belki “bırak elindekini ve hemen uzaklaş” diyorken, biz “ama çok inmiş fiyatlar” diyerek gayet gereksiz ya da birkaç gün sonra “bunu niye aldım ki” diye pişmanlık yaşayacağımız şeyleri alıp dururuz…

Kendimizi güven içinde tutmaya çalıştıkça aslında nasıl yanıldığımızı anlarız… Bir süre sonra bütün yalanlar önümüze serilir... çünkü zihin daha önce ihtiyacı olanı görmektedir, yalanları görmez, görmek istemez… Sonra da karşımızdakini beni kandırdı, aldattı diye suçlarız…

Bu insanı neden hayatına almıştın, neden kendi perspektifinden sana güven verdiğini düşünürken diğer bütün açıları inkar ettin? mantık dedin, sevgi dedin ama seni ne kadar mutlu etti, ne kadar güvende hissettirdi… Aslında ruh, durumu her açıdan görür ve bizi Stratejimiz ve Otoritemiz ile yönlendirir… sonradan görürüz neden bu şekilde hareket ettirdiğini…

Güveni ararken aslında hep daha kötüsü olur… onun için karar mekanizması zihin olamaz, o karar veremez.

İnsanların niyetleri iyi de olsa kötü de olsa bizi ilgilendiren şey bizim bundan ne kadar ve nasıl etkilendiğimizdir. Niyeti iyi olan bir insanda bize zarar verebilir… Neye, kime ne kadar güvenilir ya da bel bağlanır…

Suçlayacak hiç kimse yok, karar tamamen bizim… bir insanı hayatımıza almak, ona inanmayı seçmek, satıcının söylediklerine inanmak, ortak işe girişmek, yeni bir işe başlamak… bütün hepsi bizim kararımız... Dış koşulların bize sunumu, göz boyamaları, yalan söylemeleri her şey bizim onlara inanmayı seçmemizin eseridir… yani olay bizde başlıyor, bizde bitiyor. İşte bundan dolayı affedebileceğimiz tek kişi kendimiziz…

Hayatımızda tutacağımız insanlara biz karar veriyoruz. Davranışları bizi rahatsız eden bir insanı değiştirmek için uğraşmaktan ya da güven vermesi için sürekli eleştirmektense hayatımızdan çıkartmak çok daha doğru bir davranış olacaktır. Bir insanın değişmesini beklemek sadece zaman kaybıdır…

Güven, kimsenin sana bunu sunmasını beklemeden, başkasına bağlı kalmadan kendi kararlarını kendin olarak vermektir…  Başkası kaynaklı her karar, kendini ve diğerlerini suçlayacak bir hayata mahkûm eder. Güven duyulacak hiçbir şey yok. Hayatın şartları değişir, istekler değişir, anlaşmalar bozulur ve en önemlisi kendine güvenmeyen güçsüz insanlar her zaman yalan söylemeye devam ederler…

Bir çocuk nasıldır, içinden geldiği gibi davranır, o hala ruhu ile bağlantılıdır ve neler olabileceği ile ilgili henüz zihin oyunları gelişmemiştir ve kendi kararını, henüz unutmadığı Strateji ve Otoritesi ile verir… Ta ki ailesi onun elinden bu hakkını alana kadar…

Kendinize güvenin, kararlarınızı ruhunuzla bağlantı kurarak alın. Hayatı kendiniz olarak yaşayın. Mecburiyetler, beklentiler, koşullandırmalar olmadan kararlarınızı alın, bu şekilde hayat sizi doğru birlikteliklere, doğru işlere, doğru yerlere ve yaşama coşkusuna götürecektir.

İletişim için: arslaneb@gmail.com

9 Mart 2016 Çarşamba

Hayatınıza Renk Katın!


Hayatımın belki de en karanlık dönemindeyken, 1 Nisan 2010 günü, iş yerinde sigara molası için kafeteryanın terasına çıktığımda, her zamanki gibi düşüncelere dalmış ve yere bakıyordum. Sigara bitmek üzereyken başımı kaldırdığımda tam karşımda parıl parıl parlayan beyaz çiçekleri ile bezenmiş bir erik ağacını gördüm. Gözlerim kamaşmıştı ve içimde büyük bir coşkunun oluşmaya başladığını hissettim, kalp baya deli gibi çarpıyordu, sanki çevresinde haleler vardı ve o kadar kutsal gözüküyordu ki… Başımı çevirdim ileride birkaç ağaç daha gözüküyordu ve onlarda şahanelerdi….

Tarihi çok iyi hatırlıyorum çünkü babamın doğum günüydü ve onsuz geçen 11.yıldı, ekstra hüzünlü olduğum bir gündü; hayat içinde sağlam durabilmek, ayakta kalabilmek için tutunacak hiçbir şey bulamadığım zamanlar ve değişmeyi seçtiğim ilk zamanlardı… Karanlığın içinde o erik ağacı bana o tutunacağım dalı uzattı ya da ben artık hayatın renklerini görmeyi kabul etmiştim… 

O gün havalarda uçtum, çalışmayı bıraktım, bütün gün ağaçları seyrettim... Ben oradayken sigaraya içmeye gelenlerle konuştuğumda “ağaçları görüyor musunuz ne kadar güzeller” diye söze atlıyordum, aslında günlerdir doğa o şekildeymiş ben farkında değilmişim… Hayat o kadar karanlıkmış ki benim için, o kadar kendi karanlık düşüncelerime dalmışım ki fark etmemişim bile. Aslında çok uzun süredir İstanbul’da çiçek açan ağaçları hiç fark etmediğimi de anladım…

Benim için büyük bir silkelenme zamanı oldu, düştüğüm kuyudan çıkmak için bir fırsat bulmuştum…

O dönemde bir meditasyon seminerine gitmiştim ve meditasyonu yaptıran kişi başlarken “enerjiyi yükseltmek için sizi mutlu eden bir şeyi düşünün ama kesinlikle birisini değil, bir manzara, sizi mutlu edecek herhangi bir şey” dedi… çiçekler geldi gözümün önüne ve meditasyonun içene hop diye daldım… sonrasında da hep rengarenk çiçekleri kullandım enerjimi yükseltmek için…

Belediyenin diktiği lalelere bakarken, yolda çiçek satan kadınların önünden geçerken, mevsimi geldiğinde çiçek açan ağaçları, vazodaki güzelliklerini gördüğümde enerjimi yükselttiler… benim en kötü zamanımda bile bana umut veren hayatıma renk katan şeyler oldular…

Yaklaşık bir ay sonra sigarayı bıraktım temiz havayı içime çekmenin keyfine varmaya başladım, o da bana coşkuyu verdi… gün geçtikçe sayıları daha da arttı…  Her şeyin kötü yanını bekleyip daha iyi olursa sevinirim düşünce yapısındayken, kendimi en kötüsüne hazırlarken artık hayattaki en pozitif insanlardan biri haline geldim, şükran duygusunun ne demek olduğunu daha da iyi anladım gün geçtikçe… daha iyisini hak ettiğimi ve kötüye razı olmak zorunda olmadığımı ve bunun da sadece kendi enerjimi ve yaşam coşkumu arttırarak yapabileceğimi anladım…

Hayatın griliği içinde renklerin peşine düşün. Bu hayat o kadar kötü değil. Her türlü sıkıntının yanında hediyesi de var… Bu dünya dualitelerden ibaretse sadece kötü yanını görmek bizim tercihimizdir. Biraz da diğer yanını görmeye çalışın; siz isteyin o karşınıza mutlaka çıkacaktır. Hayatınıza renk katın! Bu renk için çok istediğiniz şeyin olmasını beklemeyin; ufacık bir ışık, ufacık bir renk daha büyüklerini görmeniz için zemini hazırlar. Biraz mütevazi olmak ve bir yerden başlamak önemli olan… daha büyüğü için küçükleri kaçırdıkça, daha büyüğü olduğunda da onun farkında olamazsınız. Hedef hep büyük olduğunda tatmin edilmesi zorlaşır, hep daha fazlasını beklemekten solup gidersiniz… bir çiçekle, bir şarkı ile, denize karşı oturup keyif yapacak yarım saat ile… ama size iyi gelen şeylerle, size coşkunuzu tekrar kazanmanıza yardımcı olacak şeylerle hayatınıza renk katmaya başlayın, bir süre sonra daha da büyüğünü hak ettiğinizi göreceksiniz. O kadar ufak şeyler o kadar mucizevi şeyler yapabiliyor ki… renklere açık olun ve size geldiklerinde kabul etmeyi bilin… 

İletişim için: arslaneb@gmail.com

9 Şubat 2016 Salı

Sahi sizin dersiniz neydi?


Dünyaya gelirken bazı konularda bilgelik kazanmak için geliriz. Onlar bizim hassas noktalarımız, nefsimizin bizi sürekli yokladığı ve öz halimizden uzaklaştırdığı alanlardır, derslerdir. Bilge olmadan önce dersleri alıyoruz, bir sürü yanlışlar yapıyoruz, en kötü kararlarımız bu hassas noktalar kaynaklı oluyor.  Hepsi aslında birer sınav; her yanlış karar, her yanlış davranış biz de daha derin etkilere neden oluyor. Ne zamanki o konuyu aşıp perde aralandığında, tüm zihin oyunlarını gördüğümüzde artık bilgelik kazanıyoruz… 

Human Design hakkında bilgisi olanlar daha iyi anlayacaktır ama basitçe anlatırsam eğer; vücut haritasında sakral merkezi tanımsız olanların “yeter, yeterli ne demek?” ve “sınır koymak” konusunda bilgelik kazanmak için gelmişlerdir. Tanımsız olan merkez her zaman aktif olarak çalışmamaktadır ancak koşullandırmalar altındayken çalışmaktadır, zihin bu konuda kendini eksik görüp bu açıklığı kapatmak için yanlış kararlar aldırır, kişiye hükmetmeye çalışır. Sakral merkezi en büyük enerji üretim merkezidir ve tanımsız olduğunda o enerjiyi kişi kendisi üretmez ve sistemi de bu enerjiye uygun değildir. Eğer tanımsız sakralı olan kişi bu konuda bilinçsizse kendisini koşullandırma altında çok enerjik hissedip, aralıksız çalışmaya devam edebilir; yeterlinin ne demek olduğunu bilmediğinden yorgunluğa meydan okumaya çalışabilir. Onda olmayan sadece ödünç aldığı aşırı pompalanan enerjiyi sistemi tolere edemeyeceğinden bir süre sonra sinir bozukluğu yaşayabilir ya da hasta olabilir. Sınır koyamadığı için çok hevesli olabilir ve hayır diyemeyebilir. Bu kişilerin bilgeliği, dinlenmeyi bilmeleri ve enerjilerini ne için kullanacaklarını iyi seçmeleridir.

Benim vücut haritamda da sakral merkezi tanımsız, hatta tamamen açıktır.    Evdeki ayak işlerini yapıyor olmak ya da çalışma saatlerini sınırlayamamak eskiden büyük sorunumdu. “yeterli” ile ilgili koşullandırmam üzerine yıllardır çalışıyorum ve benim zaafım olduğunu bildiğimden daha özenli hareket ediyorum. 

Sınır koyma konusundaki hatalarımla da teker teker yüzleştim. Bir Manifestör olarak girişimci ve gerçekleştirici özelliklerim çocukluk yıllarımdan itibaren çevrem ve dış koşullar nedeniyle baskılandığından, kendimi korumak için pasifleşmeyi seçmiş ve kendimi ileri gitmemek, girişimde bulunmamak için sınırlar çizmişim. İçim kıpır kıpır olsa da, can atsam da bazı şeyleri yapmak için beni frenleyen bir mekanizma sürekli aktifti, zihnim… Bir Manifestörün en son isteyeceği şey kontrol edilmek ve işine karışılmasıdır. Başkalarının karışmasındansa, yapmamayı tercih etmişim. Aslında sınır koymak: istediğin bir şeyi yapmayarak başkalarının sana karışmamasını sağlamak değil; istediğin şeyi yaparken kimseyi sana karışacak kadar kendine yaklaştırmamak ya da istemediğin şey için “hayır” diyebilmektir. İşte bunu öğrendim artık J

Profili 3/5 olan bir Manifestör için bu ne demek bilemezsiniz, her halde dünyadaki en girişimci birleşime sahip bir insanın sadece beklemesi ve durması… hayat gerçekten çok komik.

Sakral merkezinin tamamen açık olması bu konularda zihin oyunlarına neden olurken, bazı ünlü sakralı tamamen açık olan Osho, Krishnamurti ve Ra Uru Hu gibi “biz kimiz, neden varız” gibi sorulara ve OL’manın ne demek olduğu ile ilgili öngörüler de verir. İyi ve kötü göreceli kavramlar olup, aslında hep bir aradadırlar.

Bu bir örnek, bu konu da birçok insanın sorunu olmayabilir ya da sorunmuş gibi görmeyebilir ama benim için önemli, çünkü bilgelik kazanacağım hayat derslerimden biri, ayrıca beni baya zorladı da. İnsanlığın %70’inde öz değer ya da irade konusunda açıklıkları varken, bense bu konuda rahatım…

Demek istediğim şu ki: her yerden bilgi akışı var, farklı farklı yöntemler var ama herkesin dersi farklı. Motivasyon eğitimleri ya da seminerleri çoğu kişi için işe yaramayacakken, o eğitimden bu eğitime koşuşturmaları çok anlamsızdır. Güçlü bir benlik duygusu olanların da egolarını sağlıklı kullanmayı öğrenmek yerine onu baskılamaya çalışması da çok anlamsızdır, işe yaramaz hatta geri teper.

İlk önce hayat dersinin ne olduğunu öğrenmek ve sonra o derse çalışmak hayatı kolaylaştıracaktır.

Sınav matematiktenken, tarih çalışmak bizim yaptığımız en büyük hata ve zaman kaybıdır…  

İletişim için: arslaneb@gmail.com