28 Nisan 2016 Perşembe

Yarışmadan Olmaz mı?



Rekabet hayatın her alanında var, ilk önce kardeşler arasında başlar, oyunlarda arkadaşlarla devam eder, okulda, ilişkilerde, çalışma hayatında, yani her yerde var. Dünya düzeni zaten bunun üzerine kurulu; en başarılı olma, en güzel olma, en çok satışı yapma, en iyi arkadaş olma… filmler, diziler, kişisel gelişim programları hatta ana okuldaki eğitim bile bizleri bu doğrultuda zorlayan bir görev üstlenmiştir. İnsanlar bunun tek yol olduğuna ikna edildi bile: yarışmadan olmaz, rekabet bizi geliştirir…

Garip bir şekilde rekabet ederken de aynı olmaya başladık. Hareketler, saçlar, yüzler, işlerin yapılış tarzları, aktiviteler, paylaşımlar… Rekabet etmek, ben de sizin gibiyim demek oldu. Özgün olma, kendin olma, kendi hayalinin peşinden koşma kalmadı, en iyi ihtimal bir adım farklı olduk… büyük çoğunluğun hayali bizlerin hayali oldu…

Kalp merkezi irade, özsaygı, özdeğer ile ilgili bir merkezdir ve aynı zamanda Ego merkezi olarak da geçer. Buradaki ego çoğu kullanılışı gibi zihin, nefs ya da sahte benlik anlamında değildir, benlik anlamındadır, BEN diye bilmektir. Rekabetle, yarışmakla ilgili bir kapı vardır ve o da bu merkezdedir. Çünkü doğru bir rekabetin içine girebilmek için öncelikle BEN, BENİM isteklerim, BENİM hayallerim diyebilme gücüne, iradesine sahip olmak gerekir…  

Kalbi ve bu kapısı da tanımlı birisi Strateji ve Otoritesi ile çalıştığında rekabet konusunda usta olabilirler… Kalp merkezinin insanlığın sadece %30’unda tanımlı olduğunu düşünürsek ve sadece tek kapının bu konuda desteklediğini düşünürsek, o oranın çok ama çok daha düşük olduğunu tahmin edebiliriz herhalde.

Beş yıl önce sabah yürüyüşlerine başladığım zamanlarda, arkamdan gelen bir kadın beni geçti garip bir şekilde panik oldum. Onu geçmek istedim ve hızlanmaya başladım. Kadının adımlarının büyüklüğünü, hızını, duruşunu incelemeye ve onu nasıl geçebileceğimi düşünmeye başladım. Hızlanıp geçiyordum ama sonra kadın beni tekrar geçiyordu, tekrar tekrar aynısı oldu. Daha sonra bunun aslında ortaokul yıllarımda bile olduğunu fark ettim. Önümde yürüyen birisi olduğunda ya da beni geçen birisi dürtüsel olarak onu geçmek için debeleniyordum… 

Amacımı kadını geçmek yerine kendimi geliştirmek ve kendimi geçmek olarak değiştirdim. Benim onu geçmem ya da onun beni geçmesi artık önemini kaybettiğinde kadını sadece referans noktası gibi kullandım; hızım stabil mi, nasıl ilerliyorum, düşüncelere dalıp yavaşlıyor muyum şeklinde. Daha önceleri beni sürekli geçen, bazen hızlanmama engel olacak şekilde önümde ilerleyen kadın bir süre sonra yolun karşı tarafına geçti ve bir ara sokağa girerek yolumdan tamamen çekildi…

Bunu çok fazla denedim, farklı şartlarda, farklı ruh hallerimde, farklı kişilerle… Geçmek için uğraşırken, diğer kişi bir engelken; sadece kendi hızımda ilerlerken arada bir kontrol ettiğim bir referans olduklarında kaybolduklarını ve yolumun açıldığını fark ettim. İnsanların nasıl farklı yönlere gittiklerini, hayatın bizleri nasıl yavaşlatıp, nasıl hızlandırdığını gördüm. Sen gitmek istediğin yolda gerektiği gibi ilerliyorsun, önündeymiş gibi gözükenler zamanla yolundan çekiliyorlar ve yolu sana açıyorlar….

Rekabet ya da yarış insanı gerçekten yoldan çıkarabiliyor. Kişi, başkasının yoluna dikkat ederken kendi önündeki engelleri görmüyor, kendini kaçırıyor. Sonuç olarak başarısızlık ya da kısa süreli başarı ardından gelen büyük hüsran yaşanıyor. Hedef kendini aşmak, kendini yenmek olmalı. Sen kendi hızında ilerlerken önünde yeni yollar açılıyor. Dikkatin kendinde olduğundan bu yolları kaçırmıyorsun, bu fırsatlarla daha da ilerliyorsun. Diğer kişi belki ışıklarda beklerken, belki yolda bir arkadaşı ile karşılaşıp oyalanıyorken, belki gideceği yol, hedef seninkinden çok farklılaşıyorken, onunla yavaşlamıyorsun.

Sabah yürüyüşlerinin bana en güzel öğrettiği şey kimseyi hedefe koyma, kimseye yetişmeye çalışma, kimse ile rekabet etme. Rakip olduğunu düşündüğünüz kişinin önüne geçemezsiniz, hep arkasında kalırsın. Yenilgiyi baştan kabul etmiş olursun. Çok iyi sporcular rakiplerine göre hareket etmezler amaçları kendi rekorlarını tekrar tekrar kırmaktır, onlar bu konudaki en iyi örneklerdir.

Dünya düzeni bu şekilde kurulmuş gibi gözükse de, bize dayatılan her şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu her geçen gün tekrar tekrar görüyoruz… İnsanoğlu ne garip varlıktır ki kendi doğasına aykırı her şeyi yapar ama yine de mutlu olmayı bekler… Nasıl ki zamanında bu dayatmalara inanmak bir tercihti, değiştirmek de başka bir tercihtir.


23 Nisan 2016 Cumartesi

Hangisi Daha Zor?



Bir ay kadar önce eski bir arkadaşımla görüştüm. Hayatını değiştirmek için yaptıklarından bahsederken “ Ebru bu çok zor…” dedi. O günden sonra aklım bu söze takıldı…

Ben zor olduğunu çok söylerdim, hatta “Büyük Mücadele” başlıklı bir yazım da var ama nedense arada geçen zamanda bu düşüncemin değiştiğini fark ettim. Birkaç gün sonra televizyonda kanalları gezerken Yunus Emre Aşkın Yolculuğu dizisi ile karşılaştım… orada Şeyh Tapduk Emre, Yunus Emre’ye “Ne der erenler: bu yol incedir, kılıçtan keskincedir” diyordu…

Gerçekten de bu kadar zor mu diye düşünürken Tanrılar Okulundan bir bölüm aklıma geldi… Dreamer, yazara “seni seçmemin nedeni, senin bile bunu yapabilecek olduğunu göstermek” diyordu.

Gerçekten zor mu diye düşünürken, kendime pay çıkarmayı da ihmal etmiyordum. Ben bu zoru başarıyorum, ben süperim şeklinde… bu abartılı bir söylem ama biraz kibir durumu olmaya başladığını da erken fark ettiğim için şükürler olsun… ama Dreamer’ın dediği gibi bunu herkes yapabilir…

Kendi sürecime başladığımda her gece kan ter içinde uyanırdım, uykum çok düzensizdi, hiçbir şeyden keyif almıyordum ve neredeyse sadece acı ve öfke hissederek yaşayan biriydim… Ben bir manifestörüm ve bu süreç başlamadan önce “ben hayatımı değiştirmek istiyorum, ben değişmek istiyorum” demeye başlamıştım… Bu karar verme süreci duygusal yapısı olan benim için anlık olmadı, aylarca ben bunu düşündükten sonra istediğimi anlayıp araştırmalara başladım ve zaten yol benim için sonrasında açılmaya başladı… işin güzel tarafı manifestör olduğumu bilmeden özelliklerimi bilmeden bu konuda benim için doğru şekilde karar almak olmuş. Ben bu yola başımı koydum ve her ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmedim…

Büyük mücadele denilmesi, zorluğunun söylenmesi ya da sizin ilk başta zorlanmanız sizi yolunuzdan uzaklaştırmasın… buna niyet edecek gücünüz varsa, bunu isteyebilecek kadar aydınlığa özlem duyuyorsanız bunu yapabilecek gücünüz de vardır… 

İnsanlar ailelerini, işlerini, yaşam şartlarını, kısacası koşullarını bahane ederler… maddi zorluklar, iş yerindeki çalışma koşullarının bunu kabul edemeyecek olması, rekabette bekleyerek yarışamayacaklarını söylemeleri, evlenmek için zaten çok geç nasıl yani teklif mi beklim gibi söylemler… paragrafın başında da dediğim gibi hepsi sadece bahane… zihin insanları kontrol etmek ister, ondan özgürleşme fikri sizi daha sıkı kavrama çabası ile devam eder, zorluk bu ilk aşamadadır…

Aldığı nefesten keyif alamamak, çiçeği görmeden yanından geçmek, meyvenin ağızda dağılırken yayılan tadını hissedememek, insanların sevgisine ilgisine muhtaç olmak; kendini sevmemek, beğenmemek, değerini bilemeden yaşamak; hayatın zor olduğunu düşünüp kimseye güvenmeden hep korumada kalarak yaşamak… zor olan bunlar…

Arkadaşımla yaptığım bu konuşmada anladım ki zor demek ben bunu istemiyorum demekmiş… ben hayatımın berbatlığı ile gayet mutluyum ve onu kesinlikle bozmak istemiyorum demekmiş…

Evet bazı şeyler zor ama en zoru her defasında yeni yeni bahaneler yaratmak ve o bahanelere inanmak… Hayat tercihlerden ibarettir, bahanen ne olursa olsun sonunda tercih senindir…

Kendinize karşı dürüst olun eğer bu hayatınızdan memnunsanız devam edin ama sorumluluğu alın ve yakınmayı bırakın… kendinizi kandırıyorsunuz bari başkalarının ne vaktini ne de enerjisini almayın…. Yaşayın gidin işte…

Değişim isteyenler ise ne gerekiyorsa yapın… zor ise zor... oyalanmayın, sadece olumlamalar yaparak, sadece bilgi toplayarak olmaz, artık hayatınızda eylemlere dökün, öğrendiklerinizi uygulayın… uygulama olmadan hiçbir bilginin anlamı yoktur… hayatınıza sokmadan, zorlanmadan nasıl arınacaksınız, nasıl değişimi hücrelerinizde gerçekleştireceksiniz, nasıl zihnin etkisinden kurtulacaksınız… çalışın ve peşini bırakmayın…

Bizlerin dünyaya gelmesinin en temel amacı tanrısal yapımızı keşfetmek ve zihnin (nefs) ötesine geçebilmektir… amacını yerine getiremeyen herkesin işi zordur, bu dünyada oyalanıyordur ama onun ruhu amacını yerine getiremediği için o kadar sıkılıyordur ki en büyük acıları yaşıyordur…

Hangisi mi zor? Kesinlikle amacını yerine getiremeyen bir insanın yaşamı daha zordur… Ben daha önce söylediğim tüm söylemlerimi geri alıyorum, zor olan diğerlerinin işiymiş…