25 Mayıs 2016 Çarşamba

Asla Kendinizden Vazgeçmeyin!


Bir önceki, Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım yazımın girişinde bir arkadaşımla konuşmamızdan bahsetmiştim. Ona “Her şeyi ne zaman anlatacaksın?” diye sormuştum yanıtı “hiçbir zaman maalesef“ olmuştu…  Bu konuşmadan tam dört gün sonra onun anlatmasına gerek kalmadan her şey önüme serildi… Hayat sürprizlerle dolu…

Benim yaşadığım dönüşümün, dünyevi düzlemdeki yansımalarının ciddi örneklerle görüldüğü bir dönem. Geçen hafta gerçekleşen olayları bundan 6-7 yıl önce yaşasaydım isyan, öfke, kızgınlık gibi duyguların içinde darmaduman olabilecekken; şimdi ise öğrendiklerim beni, iç huzurumu etkilemedi, kabul ettim ve şükran duydum… Hayatımda hiç bu derece şükran duygusunu hissettiğimi hatırlamıyorum… Bu olayın ana karakterine çok içten teşekkür ettim…

Strateji ve Otorite, karar verirken ruh ile iletişim kurup hareket etmek diyorum ya… Bu yaşanılan olayın konusunda, son 6 yıldır, kararlarımı bilinçli olarak kendi Strateji ve Otoriteme göre aldım…  Yolum zikzaklar çiziyordu. Beni tanıyanlar ne yaptığıma anlam veremiyor ya da beni farklı şekillerde yargılıyorlardı. “Sen bunu hak etmiyorsun, kendine neden bunu yapıyorsun” gibi söylemleri yıllar içinde çok duydum… Evet, görünüş tamamen onların söyledikleri gibiydi. Aldığım kararlar çok mantıklı gözükmüyordu ama zaten mantık da aramıyordum. Ben kendimden vazgeçmedim, Ruhumla hareket ettim.... Kendim olma yolunda zorlansam da bu mücadelemden vazgeçmedim... 

Bu konuda o kadar çok karar verme sürecim oluyordu ki duygusal dalgamı takip etmeyi öğrenmek için inanılmaz tecrübe ediniyordum… Her karar beni kendi gerçeğime biraz daha yaklaştırıyordu. Pasif olmayı seçen Manifestör artık parlamaya başlıyordu. Kendi niteliklerimi doğru kullanmayı öğreniyordum, hatalarımı, düştüğüm kısır döngüleri bu sayede görebiliyordum. Her aldığım kararı uygulamaya çalışırken zihin oyunlarımı görebiliyordum. Her verilen kararla, iyi ya da kötü diye nitelendireceğimiz ama gerçekte benim yönüm olan doğrultuda ilerlerken; üzerimdeki kirden pastan arınıyordum… Değişimler sadece bu konuda değildi, hayatın her alanına yayılıyordu. Benzer olayları çok farklı yerlerde tekrar tekrar yaşayabilecekken artık bambaşka bir hal aldı, kırıldı o döngü... Kendime güvenmeye başladım, kendi değerimi görmeye başladım, kendimi sevmeye başladım, geçmiş yüklerimden arınmaya başladım… ve sonunda Merkeze kendimi koymayı başardım... Dış koşulların, diğerlerinin isteklerinin, beklentilerinin, sömürülerinin ya da koşullandırmalarının artık etki edemediği, kendi merkezime dönmeyi de başarıyorum…

Aslında bu anlatılamıyor… Kendi içimden yeniden doğmuş gibi hissediyorum…

Ruhsal konularda öğretilen bilgilerin takibi zor, anlaması zor, uygulaması zor. Herkesin kendine has zihin oyunları var. Verilen örnekler genelde size uymuyor, sizin ihtiyacınız olan şey genel kanıya aykırı ise oraya eğilmiyorsunuz ya da yanlış çalışıyorsunuz, gereksiz efor harcıyorsunuz. Ruhunuzla nasıl iletişim kuracağınız, kalbinizi nasıl dinleyeceğiniz anlatılamıyor… Burada Strateji ve Otorite inanılmaz bir dayanak noktası oluyor.

Human Design (İnsan Tasarımı) için ise sadece bir analiz ya da elinizin altındaki bir kitapla her sorunuza çare bulacağınızı da zannetmeyin… Uygulamaya sokmak için kendinizi motive edin, sizi motive edecek destek olacak birilerini bulun… Kendi zihin oyunlarınızı konuşabileceğiniz birilerine ulaşın… Kendi Strateji ve Otoritenizi takip ettiğinizde ve kararlarınızı bu şekilde aldığınızda, bu bilgiyi kullanmayı öğrendiğinizde, elinizde diğer her şeye göre daha somut bilgi oluyor.

Kendinizden asla vazgeçmeyin… Kendiniz için bir şeyler yapıyorum sanarak oyalanmayın artık harekete geçin, bir yerden başlamazsanız yolda nasıl ilerleyebilirsiniz… 7 yıl uzun diyerek zaten bir sürü zaman kaybetmediniz mi?

Yuvaya dönüş için adımlarınızı atmaya başlayın… 

Sizin de Dönüşümünüz Başlasın…

Not: Daha önce Yuvaya Yolculuk yazımda bendeki değişim sürecinin aynı adı taşıyan kitapla nasıl uyumlu olduğunu anlatmıştım. Ben kendi dönüşüm sürecimin 7.yılındayım, kitaba göre ise 7. ve son evde, Kendi Değerini Bilme evindeyim…



17 Mayıs 2016 Salı

Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım…


Birkaç gün önce bir arkadaşıma bir mesaj gönderdim ve “Ne zaman her şeyi anlatacaksın?” diye sordum. Bir Manifestör olarak olayı başlatmak bana düşüyordu. Yanıt “Hiçbir zaman, maalesef” oldu… O benim gerçekleri bilmek istediğimi zannediyordu, ben ise onun altına girdiği bütün bu gizliliğin ve yalanların yükünden kurtulmasını istiyordum.

İnsanların gerçekleri saklamasının çok farklı nedenleri vardır… Kendisini farklı göstermeye çalışmak, kendisini sevdirmek ve kabul ettirmek, diğer kişiyi üzmemek, manipüle etmek, ilgisini çekmek, kandırmak, terfi etmek, daha çok satış yapmak… Bir sürü nedenden dolayı gerçekleri saklarız ya da yalan söyleriz. Bu yalanların içine bahaneler üretmek, pembe-beyaz yalanlar, tutulamayacak sözlerin verilmesi de girer…

İnsanlar nasılsa dünyaları da aynıdır. Ben bunu gözümde şöyle canlandırırım: küçük bir küre ve onu tamamen kapsayan çok daha büyük bir küre vardır; küçük olan kişisin kendisi iken büyük olan onun yarattığı dünyasıdır. Büyük küre tamamen küçüğün bir yansımasıdır… İnsanlar bir araya geldiklerinde bu büyük küreler kesişse bile yine herkes kendi yansımasını görüyor, kendi dünyası içinde yaşamaya devam ediyor…

Dünya, bizim yansımamız ise gerçeklerden kaçmak, saklanmak, gizlenmek sadece dünyamızda olan bir şey değildir; kendi içimizde de kendimizden kaçıyoruz demektir. Kendimize yalan söylüyorsak dünyada da söyleriz…

Bir şeyleri gizlemeyi alışkanlık haline getiren bir insanın kendisinden neleri gizlediğini düşünebiliyor musunuz? Özellikle vücut haritasında, Solar Plexus (Duygular) merkezi tanımlı olmayanlar ekstra kendilerini gözlemlesinler; onların gerçeklerden ve yüzleşmelerden kaçmak için yapmayacakları yoktur…

"Tanrı ile Sohbet 2” kitabını okuduğumda, benim en çok dikkatimi çeken GERÇEĞİ SÖYLEMENİN BEŞ BASAMAĞI oldu. Öyle uzun uzadıya anlatılan bir konu değildi sadece liste halinde yazılmıştı, açıklanmıyordu ama yine de benim dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Bu basamaklar:

·         Kendine kendin hakkında gerçeği söylemeye başla:
Arınmak, ruhsal konuların en temelinde var değil mi? Peki, kendine itirafta bulunamayan bir insanın arınma süreci nasıl başlar? Nasıl ilerleyebilir?

Bu çalışmaya başlamadan önce kendi içimdeki bazı farkındalıkları kabul edememe ya da kendime yakıştıramama durumunu herkes gibi ben de yaşadım. Human Design’da kendi olmama ve zihinsel oyunların kalıplarını öğrendiğim için biraz daha şanslıydım, çünkü duymuştum bunları ama daha derine inerken zorlanıyor yine de insan. Bir süre sonra olaylar karşısında verdiğim tepkilerin, kızgınlıkların nedenini kendime sormakla başladım. Bu neden oldu diye düşünürken, kendimden kaçtığımı ve sorumluluğu üzerime almadığımı fark ettim. İşte o andan itibaren kendime, kendimle ilgili gerçeği söylemeye söz verdim. Bu artık bir çalışmadan çok bir oyuna dönüşmüştü…

Kendinize gerçeği söylemeye başlayınca kendinizi kabul etmeye de başlıyorsunuz. Bir süre zorlansanız da eşik değeri geçtikten sonra artık her şey “Aferin, bunu da fark ettim” kıvamına geliyor. Burada önemli olan, her fark edişin, her itirafın büyük bir başarı olduğunu görmek, kendinden utanmak yerine bunun büyük bir nimet olduğunu anlamaktır… Kendinizi yargılamaktan vazgeçme noktasıdır.

·         Başkası hakkındaki gerçeği kendine söyle:
İnsanları olduğu gibi kabul etmeye başlamanın ilk adımları da burada atılıyor. Çünkü siz diğerleri hakkındaki düşüncelerinizi “ama”, “belki”, “ya gözüktüğü gibi değilse” şeklinde maskelerle üstünü kapatarak bir hayale ya da kabusa inanmak istiyorsunuz. Diğer kişiyi olduğundan farklı görmek istemenizden kaynaklanıyor ama kendinizi kandırmaya bir son vermek ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye başlamak gerekiyor. İşte başlangıç noktası burasıdır.

Aradan zaman geçtikçe arkadaşlarım, ailem ya da iş yerindekiler hakkında fark ettiklerimi üstünü kapamadan kendime söyledim… Bu kısım kolay olmadı çünkü bunun gerçek olup olmadığında emin olamıyordum sonra anladım ki bu “benim” onlar için gerçeğim…

·         Kendin hakkındaki gerçeği başkasına söyle:
Bir süre sonra kendimle ilgili farkındalıklarımı ulu orta söyler, kendimi baya baya anlatır hale gelmiştim. En kötü yanlarımı bile konuşabilmek aslında kendimi kabul etmemin en büyük göstergesiydi. Diğer kişinin yorumları ya da düşüncelerinden bir süre çekindim, utandım ama onlarında sadece kendi endişelerimden kaynaklı olduğunu fark edip çok daha açık ve rahat olabildim. Ben kendimden memnunsam diğerlerinin ne düşündüğünün ne önemi var ki…

Artık bu aşamada kimseye kendinizi sevdirmeye çalışmanın, hanım hanımcık olup, hatasız birisi gibi davranmanın hiç anlamı olmadığını anlıyorsunuz… İnsanlara diyorsunuz ki “ben buyum ve ben kendimi bu şekilde kabul ediyorum”. Artık incinmekten, incitilmekten korkmuyorsunuz çünkü kendiniz bunu açıkça söyleyebilecek güce sahip olduğunuzda artık orada acıtılabilecek yara kalmamış oluyor…

·         Başkası hakkında gerçeği başkasına söyle:
Kendisi ile ilgili gerçeği duymayı herkes kaldıramayabiliyor ama kaldıramayacakları, sizin gerçek olarak nitelendirdiğiniz şeylerin değişmesi ya da saklanması anlamına gelmiyor. Önemli olan gerçeklerin nasıl söylendiği, Strateji ve Otoritenizle hareket etmeniz size doğru zamanda söyleme şansını verecektir… Ben kendi duygusal dalgamı beklemeden atladığımda çok zor durumlarda kaldım ama öğrenirken biraz da çam devrilmiyor değil…

Burada asıl zorlanılan diğer kişiyi kırarak, öfkelendirerek onu kaybetme korkusudur… Sevgisini kaybetme, ilgisini kaybetme, güvenini kaybetme korkusu… Yalan söyleyerek kazanılması imkansız şeyleri nasıl kaybedebilirsiniz. Kaybedeceğiniz her şey zaten yalandır…

·         Herkese her şey hakkında gerçeği söyle:
İşte burada gerçeklere o kadar açık hale geliyorsunuz ki, artık kendi gerçeğinizle bağlantı kuruyorsunuz, özünüzle. Sezgileriniz gelişiyor ve gerçeğe olan bakışınız değişiyor, en önemlisi hayatınızdaki tüm yüklerden özgürleşmiş oluyorsunuz… Kimin ne dediğinin, ne düşündüğünün, önemi kalmıyor… siz kendinizle artık bağlantı kurabildiğiniz için dışarıya zaten muhtaç kalmıyor, eski aradıklarınızı aramıyorsunuz, ne bahane yaratmak için kendinizi kasıyorsunuz, ne başkalarını üzmekten ya da üzülmekten çekiniyorsunuz, tamamen özgür oluyorsunuz. Tüm gerçekleri söyleyebiliyorsunuz…

Gerçekler aslında herkesin işine gelir tabi ayrımı görebiliyorsanız… Sizi, siz olduğunuz için severler; size siz olduğunuz için inanırlar, güvenirler; sizinle doğrudan iletişime geçerler, diğer türlü hep bir hayalle iletişimdedirler… Hani zengin biri paramı mı seviyor beni mi diye şüpheye düşer ya, işte onun gibi… sizi severler, hikayelerinizi değil…

Çok kolay gözükmüyor değil mi? Kendi gerçeklerinizi kendinize söylemeye başladıktan sonra her şey çorap söküğü gibi geliyor. Zaten onun için bunlar birer basamak, hepsine aynı anda başlamıyorsunuz; hazır oldukça bir sonraki basamağa geçiyorsunuz…

Ne demiştik uygulanmayan bilginin değişimimize hiçbir faydası olmaz… Artık eyleme geçmeli ve gerçekleri söylemeye başlamalıyız…


13 Mayıs 2016 Cuma

Değişimden Kastınız Ne?


Şöyle bir çevremize baktığımızda insanların büyük çoğunluğunun hayatlarında değişim istediklerini görüyoruz. Değişim çok göreceli bir kavramdır ve herkesin söylemindeki amacı farklıdır, aslında üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir konu. Gerçekten değişimden kastınız ne?

Hayatından sıkılıp artık değişim isteyenler temelde üç gruba ayrılırlar.

Birinci grup, en basit değişimi isteyenlerdir. Değişim derken hayatı renklendirmek, biraz hareketlendirmek, rutinleri kırmaktır kasıtları… Ev-iş arasında gidip gelmekten, çocuklarla ilgilenmekten kendine hiç vakit ayırmadığı gibi konulardan yakınan kesimdir. Değişim için hafta sonları bir grupla tatile giderler ya da iş çıkışı etkinliklere katılmaya başlarlar. Rutinden sıkılıp değişiklik isteyenlerin artık nur topu gibi yeni rutinleri oluşmuştur… Rutinler kırılır ama yerine hemen başka rutinler oluşur. Birkaç ay sonra tekrar değişim istiyorum demeye başlayacaklardır. Bir sonra ki aşamalarında evlenmeye ya da boşanmaya karar verirler, iş değiştirirler, şehir değiştirirler. Bu grup genellikle değişim istiyorum der aslında değişimden en çok korkandır. Bütün bu değişimleri de artık zorunlu hale geldiği ve biraz nefes almak için yaparlar ya da yapmak zorunda bırakılırlar…

İkinci grup ise değişimin sadece yüzeysel olamayacağını, kendisinin de değişmesi gerektiğini fark edenlerden oluşur. Bu grup kişisel ve ruhsal gelişim ile ilgili bir sürü yayın takip ederler, kitaplar okurlar, astroloji ile ilgilenirler, yoga, meditasyon, nefes her türlü şeyi denemeye ve eğitimler alıp kendilerini değiştirmeye çalışırlar. Hayattan keyif almak için kendilerinin değişmesi ve bakış açılarının değişmesi gerektiğini bilirler, bunu kabullenmişlerdir ama bunu içselleştiremezler. Yapılan şeyler, alınan eğitimler sadece sosyal aktivite boyutunda kalmıştır… Her şeyi denedikleri için neye kime inanacaklarını da bir süre sonra bilemezler. Sonuçta çok fazla bilgi vardır ortada ama uygulamaya geçirilemeyen, kullanılamayan bilgi yığını altında ezilirler… Hayatları değişmiş midir? Biraz ama asıl istenileni yapacak cesareti onlar da gösteremezler. Zihinleri ile mücadeleden kaçarlar, sadece görünüşte değişim olur, her an eski hale dönme tehlikeleri vardır.

Üçüncü grup değişimin kendisinde olacağını bilir ve aldığı bilgiyi uygular, hayatının içine sokar, gerekirse canının yanacağını bilerek atlar mücadelenin içine. Başta zorlanır ama pes etmez bir süre sonra görür ki artık geçmişi ile barışmıştır, kendini affetmeye başlamıştır, geçmiş hafiflerken bu geleceğine de yansımıştır. Kendine olan inancı artmış, evrenin onun için nasıl çalıştığını fark etmeye başlamıştır. Ona anlatılan şeylerden, dinlediği seminerlerden, okuduğu kitaplardan kendisi için en doğru bilgiyi seçebilmeye başlamıştır… Gitgide yuva sıcaklığına, yaşam coşkusuna kavuşuyorlardır. Aslında benim Dönüşüm Başlasın derken kast ettiğim Dönüşüm bu oluyor… Sıradan değişimden çok daha öte bir durumdur…

İlk iki grup için dışarısı hala çok önemlidir, kişinin kendisinden önce gelir. Dünyanın dayattığı her şeye boyun eğerler, bunun dışına çıkabilmenin mümkün olmadığına inanırlar… Onun için değişim sadece belirli bir miktarda kalır. Zihin, çevresine bir duvar örmüştür ve o duvarın içinde değişebildiği kadarı ile yetinir… Hayatı yaşamaktan bahsederler ama yaşamazlar sadece tüketirler...

Alınan bilgiler kullanılmadıktan sonra hiçbir işe yaramaz…  Krishnamurti diyor ki :“Yalnızca konuşmalarımı dinlemeniz hiçbir işe yaramayacak, size bilgelik kazandırmayacaktır. Size bilgelik bahşedecek olan eylemde bulunmaktır. Bilgelik; ansiklopedi ya da felsefe okuyarak kazanılacak bir şey değildir… Bu bir oyalanma değil midir? Bu bir enerji israfı değil midir? Sizi hayatın coşkusuna yönlendirecek olan konuşmalarımı dinlemek ya da söylediklerimi okumak değil; engellerinizin farkına varıp eylemde bulunmaktır.”

Bu sözler ikinci grup yani bilginin peşinde koşup orada bırakanlar içindir. Ruhsal kitapları okuyup, derleyip hatta başkalarına bu konuda bilgi verebilecek kadar bilgi sahibi oldunuz… Hayatınızda bunu hiç uygulayabildiniz mi? Kaç kere yapabildiniz? Konuşmalarınızda koşulsuz sevgiden, 5. boyuttan, meleklerden, kendin olmaktan, egodan, teslimiyetten, affetmekten, geçmiş yaşamlardan bahsediyorsunuz, bir sürü bilgi var elinizde, birçok kişiden daha çok evrenin çalışması ile ilgili bilgiye sahipsiniz, teknik bilgi deposu haline geldiniz, sertifikalarınız duvarlara sığmaz hale geldi... Peki, yerinizde saydığınızın, sadece oyalandığınızın farkında mısınız?

Dünya öyle bir hal aldı ki insanların artık farkındalıkları o kadar artmaya başladı ki sadece yüzeysel değişimler kimseye yetmiyor, daha fazlasını istiyor, yolu bir şekilde bu bilgilerle kesişiyor. Bir yandan da dünya ile öyle özdeşleştiler ki bu bilgileri uygulamaya cesaret edemiyorlar. Zihin bir şekilde geriye çekiyor onları, bilgiye boğuyor ve evet bak değişiyoruz diyerek sakinleştiriyor… zihin ve oyunları…

Çok istediğiniz bir şey gerçekleştiğinde hayatınızın değiştiğini mi düşünüyorsunuz? Hani o çok istediğiniz terfiyi aldığınızda her şey değişmiş mi oluyor, çok istediğiniz bebeğinizi kucağınıza aldığınızda ya da o evde yaşamaya başlayınca tüm sorunlar bitmiş mi oluyor… Sadece bu gibi istek ve özlemlerle bu yola girenler bile öğrenmişlerdir ki biz değişmeden hayat değişmez. Bunlar kısa süreli rahatlama ve mutluluktur… Gün geçtikçe üzerinizdeki yapmak isteyip de yapamadıklarınızın ağırlığı daha da birikmeden, yük olmadan yolunuza devam edin, zihnin ötesine geçmeye başlayın… Sizin için de değişim artık dönüşüm olsun …



7 Mayıs 2016 Cumartesi

Bağımlılıklarımız: Kendi kalemize attığımız goller


Üniversitenin ilk yılında, Kasım 1998’de, Pazar akşamı Ankara’dan İstanbul'a dönerken bir paket sigara almıştım. Sigarayı açmadım, çantamda öylece durdu. Perşembe olmuştu, ertesi günkü sınav için çalışıyordum ama hiçbir şey anlamıyordum, aklımı bir türlü veremiyordum. Biraz durdum öylece sonra büyük bir öfkeyle gittim ve sigarayı aldım… Yaklaşık 3 saatte bütün paketi bitirdim. Yurdun etüdü duman altı olmuştu. (yurttaki etüt bana tahsil edilmiş gibiydi benden başka kimse kullanmazdı)

Öncesinde bir iki denemem olsa da, sigara içmek için fırsat kollayan biri değildim, öyle bir niyetimde yoktu.  Günde bir paket sigara ile başlamış oldum, günde bir paketle üniversite yıllarım geçti, iş hayatında ise iki pakete doğru artmaya başladı…

Yanlış hatırlamıyorsam Ocak 2010’da sigaraya büyük bir zam gelmişti, hesap yapmıştım sigaraya harcadığım para ile araba alabiliyormuşum. Ben ne yapıyorum böyle diye düşünmeye başladım… Etkisi sadece bir saat sürdü…

Sabahları artık öksürerek uyanıyordum, rahatsızlıklar başlamıştı… Bir gün 60 yaşlarında hiç tanımadığım bir teyzeyle yolda karşılaştık “kızım sağlığına zararlı içme” diye bana öğüt verdiğinde çok öfkelendiğimi ve hatta birazda çıkıştığımı hatırlıyorum…

Hiç mi hiç niyetim yoktu bırakmaya, hani istemiyorum seni ama kopamıyorum durumu da değildi benimki, hayattaki tek keyfim neden bırakayım modundaydım… Ta ki sigara içme yasağı kapalı alanlar için uygulanmaya başlayıncaya kadar...

Artık yapılacak aktivitelerde sigara içme durumuna göre hareket eder hale gelmiştim. Bir mekana gidilecektir sigara nerede içiliyor diye araştırılır, bir arkadaşa gidilecekse evinde içiriyor mu diye önceden bilgi alınırdı ve karar ona göre verilirdi. Bir telaş durumu olurdu. İçemediğim zamanlar gereksiz gerilmeler olur ve özgürlüğümün kısıtlandığını düşünürdüm…

Zamanla, yasaktan önce bile özgürlüğümü kısıtlayanın koşullar değil de sigara olduğunu görmeye başladım. Kendi dönüşüm sürecimin ilk yılındaydım ve üzerimdeki ağırlıklardan kurtulma sürecine çoktan girmiştim ve sigara artık ciddi anlamda ben buradayım demeye başlamıştı… İş yerinde mola verip soğukta sigara içmek dokunmaya başlamıştı, iş çıkışı arkadaşlarla bir yere gidildiğinde titreyerek sigara içmek dokunmaya başlamıştı, önemli bir yerde sigara içmek için bahaneler aramak ya da bütün muhabbeti bırakıp dışarı çıkmak beni germeye başlamıştı… Özgürlük için sirenler çalmaya başlamıştı…

Bu durum kelimelerle yeterince ifade edilemiyor. Sizi rahatlattığına inandığınız şey aslında en rahatsız eden şey haline gelmiş oluveriyor ve siz fark etmiyorsunuz… kokusu, parası, sağlığa zararı, zaman kaybı, diğer her şeyi önemsiz hale getirdiğini bile fark etmiyoruz… hayatımızın kuşatılmasından sıkılsak da hiçbir şey de yapmıyor, kabul dahi etmiyoruz…

Nisan ayında rüyamda babamı gördüm… çok güzel ve çok gerçek gibi olan bir rüyaydı… bir kaç gün etkisinde kaldım ve geçmişe bir yolculuk yaptım…

Ben üniversiteye başlamadan bir hafta önce babama kanser teşhisi konulmuştu ve Ankara’da tedavisi başlamıştı. Ben İstanbul’da okuyordum ve her hafta sonu Ankara’ya babamın yanına gidiyordum… Bu durumu yaşıma ve şartlarıma göre çok güzel kabul edebilmiş gibi gözüksem de içimde büyük bir isyan vardı. Bunun tanrıya  “neden benim babam! neden şimdi! hadi ben de içiyorum ne olacak bakalım!” şeklinde bir isyanla başladığını fark ettim… O sigarayı alışım, içmek için dört gün beklemem ve artık ders çalışmaya çalışırken aklımı verememem… o paketi almaya giderken ki öfkem, isyanım, çaresizliğim, yalnızlığım her şey birden farklı gözükmeye başladı…

Hayata bakışımın değiştiği, kime neye isyan ediyorsun diye sorgulandığı bir dönemdeki farkındalık, bana bunun ne kadar anlamsız olduğunu gösterdi.  İşin ilginç yanı sigara içmeye neden başladığımı, isyanın başlangıcını bile çoktan unutmuşum…

Birkaç gün düşündüm ve 7 Mayısta babamın ölüm yıl dönümünde sigarayı bırakma kararı verdim. O güne kadar normal şekilde içmeye devam ettim, ne azalttım ne de artırdım… 6 Mayıs gecesi yatmadan önce son sigaramı içerken sigara ile konuştum ve ona teşekkür ettim. 1998-2010 yıllarında en büyük destekçim olduğu, iyi ve kötü her anımda yanımda olduğu için teşekkür ettim. Onu sevdiğimi ama artık yoluma onsuz devam etmek istediğimi söyledim…  Ciddi ciddi veda konuşması yaptım.

Bugün 7 Mayıs 2016, üzerinden 6 geçti ve hiçbir zorluk geçirmeden atlattım sigarayı bırakma sürecini… Ben sigarayı hala severim. Onun içinde tekrar başlamaya yönelik hiçbir harekete girmedim, şartları zorlamadım.

Sigara ya da diğer bağımlılıklar için parasıymış, sağlığa zararlıymış gibi şeyleri bahane edip bırakmaya çalışmanın, zorla bıraktırmaya çalıştırmanın çok fazla anlamı yoktur. Çünkü zaten bunların önemi olmadığı için o aşamaya, bağımlılık aşamasına kadar gelinmiştir. Tüm bunlardan daha etkili olan “asıl nedeni” vardır, gerçek çözüm onu bulup, onu aşmaktadır…

Nefret ettiğiniz şeyden asla kopamazsınız bağımlılıklarınız ne kadar size zarar veriyor olsa da onun yüzünden diyerek kötülemek ona daha çok çekilmenize neden olur… Bağımlılığı yapan o değil bizleriz. Suç onda değil bizde. Kendi ellerimizle hayatımızı onun insafına bırakıyoruz… Teşekkür edip, hatta minnet gösterip ayrılmak en acısız ve en kolay yoludur…

İstemediğiniz bir şeyi devam ettirdiğinizde, hayatın sizi zorla ayırması bağımlılığınızı daha da sağlamlaştırır, acısı daha derinlere iner… Hayat sizi ayrılığa zorunlu kılmadan önce neden kendinizden kaçmak istiyorsunuz, neden sığınak arıyorsunuz onu bulmaya çalışın… Kendinizden kaçmak değil, kendinize dönmek asıl çözüm… Siz orada olmadan, gerçek iradeniz olmadan olmaz ki…

İster yemek olsun, ister sigara, ister uyuşturucu, isterse bir insan olsun her türlü bağımlılık kötüdür… kendinden vazgeçip onun için yaşamaya başlamak, kendinden uzaklaşıp bu bağımlı olduğun şey için her şeyi göze almak ve geri kalanları hiçe saymak… Bağımlılıklarımız kendi kalemize attığımız gol gibidir, kale bizim ama topu atan da biziz…

Haritama göre bağımlılıklara eğilimli birisi olarak söylüyorum, bu durumu düzenleyebiliyorsunuz. Ben böyleyim demekle bu olaydan sıyrılamıyorsunuz; düzenlemek ve doğru kullanmak bizlerin görevi,  geçmesi gereken hayat dersleri…

Dersi geçme zamanı gelmedi mi hala…




1 Mayıs 2016 Pazar

Ne Kadar Değerliyim?


Öz değer, öz sevgi ve öz saygı;  bunlardan biri olmadan diğerleri de olmayacak şekilde iç içe geçmiş kavramlardır. Burada içlerinden öz değeri kullanmayı seçiyorum.

Başucu kitaplarım Tanrılar Okulu ve Yuvaya Yolculukta kendi değerini bilmek ile ilgili bölümler vardır. Kabaca ifade etmek gerekirse, daha iyi şartlara layık olduğunu ve gerçekte kim olduğunu kabul etmekle ilgili bölümlerdir. Biraz da maddiyat üzerinden anlatılıyor ama değerin bir kısmı da bunu içeriyor zaten…

Bu kitaplar okunduktan sonra yapılan ortak hata alışveriş yapmak, bütçeyi zorlayarak daha lüks mekanlara gitmek, isteyip ama hiçbir zaman yapılmaya cesaret edilmeyen şeyleri yapmak için borç altına girmek, daha iyi tatil, daha iyi telefon vs.

Evet, bu iki kitapta da daha fazlasını hak ettiğimiz anlatılıyor ama dikkat edilmeyen nokta her iki kitapta da gidişat ve olaylar belirli bir sıra ile ilerliyor. Bu kısımlar nedense hep kitabın yarısından sonra geliyor. Hatta Yuvaya Yolculukta Micheal Thomas yedi evde eğitimler alırken sonuncu ev “Kendi Değerini Bilme” evi olarak geçiyor. Her şeyin aşamaları vardır.

***

Human Design’da kalp merkezi öz değer ile ilgilidir, aynı zamanda materyal dünyada bu merkezin konusudur. Bu merkez insanlığın %30’unda tanımlıdır, %70’inde ise tanımsızdır. Bu demektir ki insanlığın %70’inde öz değer konusunda açıklık vardır. Kalp merkezi koşullandırma sıralamasında en üsttedir, zihin oyunlarının en hassas olduğu merkezdir. 

Reklam sektörü neden bu konular üzerine gider? Neden size değerli olduğunuzu ancak onların ürünleri kullanıldığında hissedeceğinizi söylerler? Neden kendini kanıtlamak çok rastlanan bir durum? Bana iyi bir eş olacağını kanıtla, kendini bu şirkete adayacağına kanıtla, beni sevdiğini kanıtla, sana güvenebileceğimi kanıtla…

Zihin, değerimi hissedebilmek için bütün bunları yapmalıyım der: Babamın bu istediğini yapmalıyım, ona iyi bir evlat olduğumu göstermeliyim… Arkadaşım için bunu yapmalıyım, en iyi arkadaşının ben olduğumu kanıtlamalıyım… Terfinin benim hakkım olduğunu göstermek için mesaiye kalmalıyım, daha çok çalışmalıyım… Ayrıca o şampuanı almalıyım saçlarımın buna değer olduğunu kendime kanıtlamalıyım…

Diğer kesim yani %30’luk kalp merkezi tanımlı olanlar ise kendi içinde ikiye ayrılıyor ya egosu çok şişkin oluyorlar ya da egolarını tamamen bastırmış oluyorlar… Her ikisi de sağlıksız ve yanlış kullanımdır. (Ego, zihin ya da nefs değil benlik anlamındadır. BEN diyebilmektir)

Ben, egosunu bastırmış olan kısma giriyordum. Bu zamana kadar gördüğüm vücut haritaları içinde kalp merkezinde en çok aktivasyonu olan harita benimki olsa da son yıllara kadar en bastırılmış ego da bendeydi herhalde. Daha önceden kalp merkezinin özelliklerini bilseydim, benimkinin kesinlikle tanımlı olmadığını iddia edecek kadar da öz değerimi kaybettiğimi de söyleyebilirim. Yıllar geçtikçe ne derece egomu baskıladığımı fark ettim. Yavaştan ortaya çıkmaya başladı ve tam zıt uca geçti, ego patlaması şeklinde dolandım bir süre. Yaptığım o çok kötü kekleri bile sanat şaheseri şeklinde bakıyordum ve hatta hala aile içinde esprimiz vardır “aaa ben yaptım tabii ki mükemmel  oldu” diye ama bu da zamanla dengeye geldi…

***

İstemediğin şeyleri başkasının ya da kendi gözündeki değerini artırmak için yapmıyor musun? Peki, istemediğin bir şeyi yaparak gerçekten kendini değerli mi hissediyorsun? Doğru değil mi, istemediğimiz çoğu şeyi yapıyoruz… 

Peki, o çok istediği evi almak, o kaliteli hayatı yaşamak için istemediği şeyi yapan kişiler gerçekten kendi değerlerini biliyorlar mı? Bütün bunların çok farklı şekillerde de yapılabileceğini düşünebiliyorlar mı? Başta söylediğim başucu kitaplarımda lüks mağazalara gidiyorlar, kaliteli yerlere gidiyorlar, evlerini ona göre seçiyorlar… Ama her şeyin bir zamanı var, bir anda olmuyor. Adı üstünde Öz-Değer... Özü ile zihnini ayıramayan insan nasıl onun değerini bilsin. Bunun için niyet etmiş olması, farkındalık kazanması, kendini tanıması, kendisi ile yüzleşmesi, arınması ve özüne ulaşması gerekiyor. Öz değere sahip olmak, istemediğin hiçbir şeyi şartlar gerektiriyor diye yapmak zorunda hissetmemektir. İstediğin bir şey için de elinden geleni yapmaktır, onu hak ettiğine inanmaktır… Bu Öz halde olmanın kuralıdır…

Kalp merkezi ister tanımlı olsun ister tanımsız bizim değerimizi etkilemez. Ne yaptığımız iş, ne toplumdaki statümüz, ne banka hesabımız, ne de başkalarının düşünceleri bizim değerimizi değiştirmez. Bizler bu dünyaya insan olarak geldik. Bu dünyaya yaşayacağımız hayata uygun özelliklerle donatılmış olarak, kazanacağımız bilgelikler için de açıklıklarımızla yaratıldık ama eşit değerde de yaratıldık… Değerimizi kanıtlamaya çalışmak, başkalarına karşı kendini üstün ya da aşağıda görmek bunu reddetmektir, belki de en büyük günahlardan biridir…