19 Temmuz 2016 Salı

Güvende Hissetmek



Bazen güveni bilgide ararız ve sürekli araştırma halinde kendimizi kaybederiz; bazen davranışta ararız ve insanların önüne yem atıp nasıl davranacaklar diye test ederiz; bazen falcıya gideriz gelecekte neler olacak diye öğrenmek isteriz, bazen de birine sırtımızı dayayarak güven duygusuna sahip olmaya çalışırız…

Özellikle bugünlerde daha çok güvende olma ihtiyacı içindeyiz; güvenliğimizden ve geleceğimizden şüpheliyiz. Evet, süreç hiç iç açıcı değil, öngördüğümüz, korktuğumuz şeyler teker teker gerçekleşiyor, daha neler olabilir diye de endişe içinde yaşıyoruz…

Korku ile yaptığımız her girişim korkunun daha da büyümesine, yayılmasına neden olur… Kapandan kaçmak için uğraşır dururuz, sürekli duvara toslar tekrar dener, kendimizi daha da kaybeder tekrar tekrar deneriz. En sonunda kapı açıldığında ya da fırsat karşımıza geldiğinde ise yorgunluktan kımıldayamaz hale geliriz, artık inanmayız kurtulacağımıza da… Bu süreçte sakin kalmış olan ise orada durur, gözlemler, alternatifleri düşünür ama henüz harekete geçmez, doğru zamanı bekler. O doğru zaman geldiğinde ise bütün içsel hazırlıkları tamam olduğundan zorlanmadan oradan çıkar…

Bu sadece fiziksel tutsak olmanın değil, korkulardan ve zihinsel endişelerden de kurtulmanın yoludur… ne kadar korkarsanız, ne kadar uğraşırsanız o kadar batarsınız…

Bilinmeyenden korkuyoruz;  “Ne olacak acaba? Üstesinden gelebilecek miyiz?" ya da  "Sonunda ne olacağını bilirsem rahat olurum. Ne kadar süreceğini bilsem o bana yeter”  gibi bir sürü söylem vardır, sürece güvenmeyen ya da rahat olmak için sonucunu bilmek gerektiğine inanan… Peki, sonucu biliyorsun diyelim sana bu sonucun ne getireceğinden tam olarak emin misin? İstediğin şeyin sana iki ay sonra olacağı söylendi kesin bilgi verildi ve iki ayın sonunda da sana verilen bilgi gerçekleştiğinde senin istediğin şeyin iyi, güvenli, garanti olduğuna ne kadar güveneceksin…

Korku ve korkuyla hareket etmek sürekli devam eden bir döngüdür. Bu döngüyü kırmanın tek yolu sakin olup merkezde kalmak, kendine ve evrensel düzene güvenmektir…

Bilinmeyen bir sürecin içindeyken kendi merkezimizde olmak, en iyi yolu görebilecek kadar sakin kalabilmemizi sağlar… Fırtınanın sizi nereye savuracağını hiçbir zaman bilemezsiniz ama en sakin, en güvenilir yeri olan merkezinde kalırsanız en az hasarı alırsınız… Bizim fırtınalarımız korkularımızdır ve en sakin yeri başkasının sunduğu değildir, kendi merkezimizdir…

Evrensel düzen bize hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini gösterir. Her şerde bir hayır vardır der. Bilinmeyenin içinde istediğimizden daha güzel sürprizler gizli olabilir, olmayabilir de ama hayat öyle bir şey ki bize doğru zamanda doğru hareketi yaptıracak çözümü önümüze getirecektir… Bizim için en iyisini bize sunacağına güvenmek onu görmenizi sağlayacaktır. İnanmadan göremezsiniz…

Sürecin ilerlemesini gözlemlerken kendimizi bilmek ve güvenmek de önemlidir. “evet, benim bir hayat yolum var ve ben onda nasıl ilerleyeceğimi biliyorum. Şu an çözüm gözükmüyorsa oluşuyordur ve ben onu doğru zamanda görebileceğim” diyebilmektir…

Hayatınızda kaç kere yaşadığınız kötü bir olaydan dolayı şükrettiniz? Kaç kere ondan ders almayı başardığınız, bunu yaşadığınız ve daha fazla aynı şeyleri yaşamak zorunda kalmadığınız için şükrettiniz?

Merkür gerilemesinden kaç kere şikayetçi olmadınız? Onun getirdiklerini görmek için sabırla beklediniz…

Kaç kere hayırlısı olsun dedikten sonra istemediğiniz olduğunda hayıflanmadan kalabildiniz?

Güveni hep dışarıda ararız. Bizler gibi bir insandan medet umarız, onun desteği ile her şeyin değişeceğine güvenmek isteriz, sığınırız ama genellikle bulamayız çünkü güven dışarıdan verilemez… Kendimiz olmamız gerektiğini öğrenmeliyiz ve kendimize güvenmeyi öğrenmeliyiz. Dışarıda ne olursa olsun, dışarısı ne kadar güvenli gibi gözükürse gözüksün, güven duygusu içeriden gelir… En karanlık günde bile sağduyusunu kaybetmeyenler, kargaşaya kapılmayanlar, endişesi olmayanlar kendisi olanlardır, öze ulaşmış ve özle hareket edenlerdir…

Farklı bir şeyler oluyor diye korkmamıza gerek yok. Neden böyle oldu, kim yaptı, amacı neydi, neden bana yaptı? diye düşünürken onların istediği geleceği düşünmeye başlıyoruz, kendi hayalimizden, huzurumuzdan vazgeçiyoruz ve korkularımızı teker teker inşa ediyoruz. Neden olayların yönünün amacının ve sonuçlarının görünenden bambaşka olabileceğini göremiyoruz. Korkarak düşünmek, acabalara dalmak, kime güveneceğini sorgulamak bazen size de çok anlamsız gözükmüyor mu? O zaman insanların neden bu şekilde davrandığını düşünmekten çok, biz nasıl bir sonuç istiyoruz ona karar vermeliyiz. Diğerlerinin yaptıklarının ya da dış koşulların bizim yolumuzu belirlemesine izin vermeyelim. Korkup korkmamak bizim elimizde. Dış tehditler bize açık noktalarımızı gösterir, kaçmak yerine onları kabul edip kapatalım. Bir sonraki tehditte yaralarımıza ulaşmak isteseler de artık olmayan yaralara ulaşamazlar…

Koşullar aynı olsa da hayatımızdaki güveni ve huzuru bizim duruşumuz belirler... o zaman kendimize ve geleceğimize güvenmeyi seçelim…




12 Temmuz 2016 Salı

Dönüşüm Başlasın Nasıl Çalışır?



Genellikle insanlar Human Design analizinden sonra bir süre “Ben Jeneratör’müşüm, beklemem gerekiyormuş”, “şöyle bir kanalım varmış; böyle bir özelliğim olduğunun hiç farkında değildim“ şeklinde düşünürler ve konuşurlar… bir kitap alıp ya da internetten biraz daha araştırmayı tercih de edebilirler, yakınlarının haritalarını çıkartıp onlara bir göz atarlar… ama bu durumun etkisi birkaç haftayı geçmez, arada söylenen sözler, yaşanan olaylarda akıllarına gelse de sadece bilgi olarak kalır…

Analiz, çözümleme demektir ama bu çözümlemenin bir de hayata geçirilme aşaması vardır… Bütün o özelliklerin doğru ve yanlış kullanımlarını bilmek, fark etmek ve doğru hali ile kullanmak vardır. Evet, bir Jeneratörsünüzdür ama sürekli insanlara soru soranın siz olduğunuzun farkında değilsinizdir… İnsanların ihtiyaçlarına karşı hassas bir yapınız vardır ama yanlış kullanımla, siz artık insanların size ihtiyaç duymasına ihtiyaç duyan bir hal almış olabilirsiniz… Peki, sadece bir analizle bunu nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz… Zihin sizi yine aynı oyuna düşürürken sadece iki saatlik analizi hatırlayıp kendinizi bu oyuna düşmekten nasıl alı koyacaksınız… Biraz zor gözüküyor değil mi?

Tanrılar Okulu kitabının kapağından şöyle yazar: Hayatınızı zorbaca denetim altında tutan eski düşünme biçimlerini, köhne fikirleri, önyargıları ve boş inançları ve uzlaşmaları terk etmek için bir yönteme, bir sisteme, bir kaçış planına ihtiyaç vardır. Bir Okul’a ihtiyaç vardır. Kimse bunu tek başına başaramaz. İnsanın bunu daha önceden yaşamış ve üstesinden gelmiş bir kişiyle karşılaşması gerekiyor ve bu kişi, dünyanın kendisini uyutarak dayatma yoluyla anlattığı öyküsünden, ruhunu hapsettiği karanlıktan ve boğucu yasalardan kaçabilmeyi başarmış bir kişi olmalıdır.

İnsanın yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul ettiği inanç sistemini de değiştirmesi gerekmektedir. Kavgacı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp atması şarttır. 

Benim yapmak istediğimi çok net bir şekilde anlatan bir yazıdır. Web sitesi için yazıları hazırlarken, birden bire kitap elime geçti ve bu yazı gözüme çarptı; Dönüşüm Başlasın Programını anlatırken kullanmaya karar verdim…

Dönüşüm işleri çok ciddi konulardır ve insanlar genellikle içine bir dalıp sonra uzaklaşmayı seçerler… Ciddi bir konu olması olaya resmiyet katmayı gerektirmez. Bu resmiyet, belirli hareketlerden ya da belirli beklentilerden gelir… Ben daha samimi olunması gerektiğine biraz daha arkadaş, abla-kardeş ilişkisi gibi samimi bir ilişki içinde olunması gerektiğine inanırım… ciddiyetten kasılmış, resmiyet içinde dağılmış konuşmaların nasıl olurda bir etkisi olabilir… İnsanlar kendilerini açamadıktan sonra konuşmanın ne kadar anlamı olabilir, çalışmalar nasıl ilerleyebilir…

Görüşmelerimi genellikle sessiz bir kafede yaparım, Moda'daki çay bahçesi de mükemmeldir… “Ama kalabalık içinde ya da kafede sesler olur, garson gelir gider, müzik çalar, dikkat dağılır” diye düşünülür çünkü bu işlerin ofis ortamında olması zorunluluğu bir şekilde herkese empoze edildi… ofis dekorasyonu renkli ama sade olacak, mutlaka melek figürleri de olacak...

Aslında hiçte öyle olmuyor; sessiz, çok yoğun trafiği olmayan yerler var ve genelde insanlar bu tarz yerlerde daha samimi ve daha rahat ediyorlar… siz arkadaşınızla dertleşirken ortamdaki seslerden ne derece rahatsız oluyorsunuz… Bu aslında samimiyet için çok iyi bir ortam yaratmakta. Tabi daha önceden oluşmuş belirli görüşme ve seans odası şartlarının anlamsızlığını görene kadar… Madem bütün eski kalıpları yıkmaya başlıyoruz, bu kalıptan başlayalım…

Tabiki başta alışma süreci oluyor, insanların arkadaşlarına alışma süreci olduğu gibi... eski arkadaşlarıma nasıl pat diye bir şeyleri söylüyorsam, bazen sert, bazen şeker gibi oluyorsam Dönüşüm Başlasın görüşmelerinde de kendimi kısıtlamıyorum… Konuştukça, dertleştikçe artık geçmişteki yaşananların zannettiğimizden daha farklı olduğunu görmeye ve aslında yaşanılan acı, suçluluk ya da kurban gibi hissetmenin nasıl farklı şeyler olduğunu anlamaya başlıyoruz. Benzer şeyleri yaşayanları gördükçe, duydukça cesaret geliyor ve bu yolda devam etme isteği oluşuyor…

Zihin öyle oyunlar oynuyor ki tekrar tekrar aynı tuzaklara düştüğünüzü fark ettiğinizde bazen iş işten geçmiş oluyor ve  tüm dönüşüm sürecinden vazgeçiyorsunuz… Dışarıdan “birde bu açıdan bak, bu konuda açıklığın vardı acaba bunun etkisi ile bu şekilde düşünüyor olabilir misin?” diyecek birisine ihtiyaç oluyor… Sizi orada tutacak kendinizi affetmeyi öğretecek, bunu herkesin yaşadığını hatırlatacak biri gerekiyor… galiba bu kişilerden biri de benim…

Ben bu süreçten geçtim, kendi dönüşüm sürecimi başlattım… yedi yılın nasıl geçtiğini… nerelerde hangi tuzakların olduğunu, nerelerde insanların en çok pes etmeye eğilimli olduğunu, zihnin nasıl acımasızca bizi kendi yolunda ilerletmek için yaptığı oyunlarını biliyorum… Bu dünyada her şeyin olabileceğini görüp, kabul edip, yargılamadan dinleyebilmeyi öğrendim...

Elimizde bir sistem var, Human Design Sistemi…  bize kim olduğumuzu ve aynı zamanda kim olmadığımızı da söyleyen bir sistem… bize bir harita sunan ve nasıl kararlar almamız gerektiğini bize söyleyen bir sistem. Aslında tam da Tanrılar Okulunda söylenen sistem

Dönüşüm Başlasın bir yöntemdir, Human Design vücut haritanız üzerinden kişinin hayata bakışı, geçmişi ve yapmak istedikleri üzerine çalışmaktır… Dönüşüme giderken yol arkadaşlığı yapmak, destek olmak ve yolda tutmaya çalışmaktır… Bu genelde açıkça konuşmak ve gerekli uygulamalarla alışkanlıkları kırmak üzerinedir. Herkesin hassasiyetleri vardır ve bizim bunlara saygı duymamız gerekir ama bazen oralarda dolanmak ve orayı biraz daha hassaslaştırarak artık incinmez konuma gelmesine yardımcı olmak da gerekir… Bazen dost acı söyler durumu, bazen sırtınızı sıvazlayan bir profesyonel, bazen de birlikte neşelenecek, sıkıntı dağıtacak bir arkadaş… duruma, yere, şartlara göre belirlenen kişinin kendisine uyum sağlayacak bir yöntem… herkesin eşsiz yapısı olduğunu kabul ederken herkese aynı yöntem uygulanamaz değil mi?

Sadece analiz ile yetinip, üzerine hiç çalışmayıp, Strateji ve Otoritenizi kullanarak ruhunuzla bağlantı kurmayı öğrenemedikten sonra hiçbir ilerleme sağlanamaz… Dönüşüm Başlasın yöntem olarak, hayatın içine bütün bu bilgileri yerleştirmenizi ve kendiniz olma yolunda sapmadan ilerlemenizi hedefler…

Dönüşümden bu derece korkmayın, neden hayatınız bu hale geldi, neden kendinizi sıkışmış ya da boşluk duygusu içinde hissediyorsunuz, neden bir arayışa girme ihtiyacı hissettiniz? Bırakmayın burada, devam edin…

Bazen insanlar bilgi alıyorlar, çok heyecanlanıyorlar sonra devamını getiremiyorlar… kendileri ile yüzleşmekten kaçtıkları için bahaneler yaratıyorlar… maddi sıkıntı, işlerin yoğunluğu, sağlık sorunları vs… hepsinin bahane olduğunu biliyoruz, buna cesaret edemediklerinden belki sadece sözel olarak kullanıyorlar belki de fiziki düzlemde yaratıyorlar… maddi sıkıntısı olan yaz tatili için para bulurken ya da perdelerini değiştirecek maddi gücü bulurken kendisi ve geri kalan hayatını ilgilendiren bir konu için bulamıyorlar… iş yoğunluğundan yakınan birisinin ise hafta sonları hiç yerinde oturmadığını görüyoruz…

Bunu kimse için yapmıyorsunuz sadece kendiniz için yapıyorsunuz… kendinizden kaçarken kendiniz için ne yapabilirsiniz ki… perdenizi çok beğenebilirler ama her akşam sizin sıkıntılı halinize iyi gelmeyecektir; tatil, mola iyidir ama hayata bakışınız, yaşamınıza bakışınız, kendinizi yaşayışınız değişmediği sürece etkisi bir haftadan fazla devam etmeyecektir, enerjiniz ve moraliniz yine eski seviyelerine inecektir…

Bırakın artık kendinizi kandırmayı… Cesaretinizi toplayın ve bir yerden başlayın dönüşüme… Kendinize zaman ayırın, kendinize para ayırın, kendi mutluluğunuz ve çevrenize saçacağınız ışık için kendinize yatırım yapın… Önceliğinizi kendinizden çok dışarıya ve diğerlerine vermeye devam ettikçe hayatta hiç ilerleyemezsiniz, eski kısır döngünün içinde döner durursunuz… kafesin içinde dönen fare gibi sürekli dönersiniz, sadece kafesin rengi değişir siz aynı kalırsınız…



9 Temmuz 2016 Cumartesi

Çocukluğumuza Bir İnelim…

 “30 yaşına kadar hayatım hep beklemekle geçmiş, birileri benim için bir şeyler yapacak, sunacak diye sadece beklemiştim ve bana “ne istiyorsan onu yapabilecek gücün var, sadece bilgi ver ve yap, sana bir şeylerin sunulmasını bekliyorsan yaşam seni cezalandıracak ve sana hiçbir şey gelmeyecek” denildi… En temel şeydi bu hayatımdaki beklemek ve evet bana hiçbir zaman bir şey sunulmadı, onun için vasat, sorunlu ve sinir harbi içinde geçen bir hayatım oldu. İnsanın kendisinden 180 derece farklı bir hayatı yaşaması o kadar ilginçti ki…  Benim web sitemde kendimi anlattığım sayfadaki yazımdan alıntı. Bir insanın aslında kendi yolundan nasıl çıktığının ve bambaşka bir hayatın içinde kendini bulmasının örneğidir… 

Bu resimdeki kollarından sıkıca tutulup, kımıldamaması sağlanan çocuk benim… Fotoğrafta benim de olmam için babam "Ebru’yu tutun" dediğinden, ablam ve kuzenim beni sıkıca tutuyorlar. Bu kayıt altına alınmış tek bir kare… Bir Manifestör çocuk bunları çok yaşar. Sadece çocukluğunda değil, tüm hayatı boyunca yaşar… Ra’nın bir sözü vardı “Manifestörlere herkes tasma takmak ister, çünkü ne zaman ne yapacaklarını kimse kestiremez”… işte bu durdurulma ve kontrol hali ise bizim doğamıza aykırı bir durum… bu bizleri öfkeli ve çekilmez kılan…

Bir manifestör çocuk bir şeyi yapmayı öğrendiği anda her şeyi kendisi yapmaya başlar… çok sabahlar hatırlarım evde herkes uyurken kapıyı açıp dışarıya oyun oynamaya gittiğimi… ablam anlatır, sürekli ortalıktan kaybolduğumu, mahallede aradıklarını ve beni kendi kendime oyun oynarken bulduklarını…  3 yaşındayken bir yaz akşamı annem çamaşır yıkıyordu ve sahile gidebilmek için önce çamaşırın bitmesi gerekiyordu, bana öyle söylenmişti. Annem makinenin başından uzaklaştığında sırf işler aksamasın diye makineye uzanıp, içinden çamaşır alıp, merdanede sıktırmaya çalıştığımı ve o sırada kolumu da merdaneye sıktırdığımı hatırlarım… bileğimdeki izi de her zaman hatırlamama neden olur ama bunlar bir Manifestör çocuğun yaramazlığı değildir. Yapabileceğini bilir, bu sahile gitmeyi gerçekleştirmek için yapılacak bir eylemdir. Manifestör çocuk ile ailesi arasında izin istemeye dayanan bir iletişim olmalı…  Her zaman manifestör çocuğun yapmak istediği güvenli olmaya bilir :)

Diğer tiplerdeki çocuklara istemeleri, atılmaları, girişimci olmaları öğretilirken, hatta yetiştiriliş tarzı bu iken doğal yapısı bu olan tek tipteki çocuklar ise durdurulur, yapmasına izin verilmez. Hatta ondan ne yapması söylenilene kadar beklemeleri öğretilir, tasması takılır boynuna ve yoğun bir ceza programı uygulanır… Benim için ceza programı ya da şiddet uygulanmasa bile ciddi derece üzerimde baskı vardı ve korkutulmuştum. Bana söylenmeden bir şey yaparsam başımın belaya gireceğini ve söz dinlemenin daha güvenilir olduğunu çözmüştüm, şartları çok zorlamamıştım… Bütün bunlardan dolayı da insanların benim için ne dedikleri ne düşündükleri önemliydi çünkü ucunda cezalandırılmak olabilirdi… Zamanla Manifestör çocuk ya sadece bekleyen bir hal alır ya da tüm bu sınırlamalara karşı baş kaldırıp, asi, sürekli öfke kusan bir hal alır… ben pasif-agresif olmayı seçmişim.

Ortaokulda, Türkçe dersi için beklerken öğretmenimiz elindeki cetvelle tahtaya vurdu ve sınıfı susturdu,  herkesi ayağa kaldırdı ve tek tek cetvelle ellere vurmaya başladı. Sıra bana geldiğinde beni yerime oturttu ve benden sonraki arkadaşımla devam etti. Benim haricimde herkes cetvelden nasibini aldı… Öğretmenimiz güzel bir konuşma yaptı. Bütün sınıfı beş dakika boyunca izlediğini sınıfta herkesin ayakta olduğunu, gülenlerin, şakalaşanların, bağıranların olduğunu, sadece benim önümdeki kitapla ilgilendiğimi söyledi… doğruydu sadece ben sakince oturmuş ve kitaptan bir şeyler okuyordum… Bu aslında otorite altında ezilmeye başlayıp, artık başım daha fazla belaya girmesin şeklinde düşünce yapısına kapılan, kendinden vazgeçen Ebru’nun geldiği durumdu…

Ama asıl cezalandırılmanın beklediğim zaman olduğunu çok sonraları anladım… Yapısal olarak kapalı  aura içine nasıl olurda soruları, fırsatları alabilirdim; nasıl olurda bir Jeneratör gibi fırsatlar benim ayağıma gelebilir ki… beklediğim için asıl cezalandırılıyordum, çünkü bana hiçbir şey gelmiyordu… hayattan ve gelecekten istemekten, hedeflemekten, gerçekleştirmekten vazgeçmiştim ve sadece birisi istesin ya da ne yapacağımı söylesin diye bekliyordum… Sonunda 30 yaşıma doğru gelirken bu cezalandırılma dayanılmaz boyutlara ulaştı ve “artık yeter” diye bağırıp cezalardan korunmak için çevremde oluşturduğum kabuğumu kırmaya karar verdim…

Bir Jeneratöre, Projektöre beklemesi gerektiğini, auralarının çalışma şeklinin böyle olduğunu söylediğimizde bunun çok zor olduğunu söylerler, çünkü onlar çocukluklarından itibaren ileri atılmayı, istemeyi, girişimde bulunmaya alıştırıldılar ve onlara gelmesini beklemek doğal halleri olmasına rağmen, zihin (nefs) için bu durumu öze karşı kullanmak çok daha kolaydır. Artık alışkanlık haline gelmiş olan öne atılma hali zihinle pekişmiş ve doğal hallerini yaşamak zorlaşmıştır. Benim için ise beklemek dünyanın en kolay eylemiydi. Zihin o konuda o kadar rahattı ki yıllarca bekleyebilirdim, benim için de istediğin şeyi yapmak, atılmak çok zordu…

Yukarıdaki resmi anlatırken babamdan, ablamdan, kuzenimden bahsettim ve kimsenin bir suçu olmadığının özellikle altını çizmek isterim… İsterseniz buna karma deyin ya da başka bir şey ama ben zaten dünyaya bunu yaşamak için geldim, ailem olmasaydı okulda olacaktı, belki aile büyükleri olacaktı, belki büyük trajik olaylar beni aynı konuma getirecekti… sonuç olarak ben bir şekilde yine koşullandırmalar altında kalacaktım… Onun için önemli olan suçluyu bulmak değil, kendini bulmak…

“Ben ilk aşamalarda çok zorlandım; eski alışkanlıklara, eski çevrenizin sizi tanıyış şekline ve eski seni istiyoruz baskılarına karşı koymak çok kolay bir şey değildi… Farklılığını yaşamak, homojen düzenin dışına çıkmak, koşullandırmalardan sıyrılmak, kendini yaşamak; çalışma istiyor, azim istiyor, dirayet istiyor. İşte bu DÖNÜŞÜM sürecine hazır olanların elinden tutmak ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya karar verdim. Bu dünyadaki en güzel şey ve en doyum verici şey, kendini yaşamak, kendini sevmek; işte bu her şeye değer. “  yine kendimi anlattığım yazımı böyle bitirmiştim…

Sadece tip değil, diğer bütün potansiyel zihin oyunlarının temelleri çocuklukta atılıyor. Strateji ve Otoritesini unutan bir çocuk, ruhu ile bağlantısını kaybetmiştir, bütün hayat yolu değişmiştir. Onu tekrar yoluna sokması gerekir... Evet kolay değil ama imkansız da değil… Yapılabiliyor…

Her çocuk kendi Strateji ve Otoritesinde uzman olarak doğar ve zamanla bu ellerinden alınır… Eğer ki aklınızda “ama bir yerlere gelebilmesi için bütün dayatmaları yapması gerekir, onu herkes gibi yetiştirmezsek ezilir, geri kalır” gibi şeyler düşünüyorsanız dünyaya bakışınızı yeniden gözden geçirmek zorundasınız demektir… çocukları kendilerinden uzaklaştırarak zorunluluklar içinde yetiştirmeye çalıştığınız her an onun hayatından çaldığınızı sakın unutmayın…

Çocuklarınızı koruyabilmek için yapabilecek en önemli şey, çocuğun doğal Strateji ve Otoritesini unutmasına engel olmaktır, onu kendisi olarak büyümesine izin vermektir… Belki bale yapamıyor olacak, belki sizden farklı yapısı olacak, belki dışarıdan sizin istemediğiniz bir çocuk profili çizecek ama o bütün hayatı boyunca sağlıklı ve mutlu olacaktır… çünkü kendi olacaktır… bu sayede her zaman ayakları üzerinde duran, kendini ve ne istediğini bilen bir birey olacaktır.