27 Mart 2016 Pazar

Neden Güven Peşinde Koşturuyoruz ki…



Yaşamda ilerlerken kendimizi sağlam tutabilmek için güveni,  güven duygusunu ararız.  Gelecek için, ilişkiler için; ticarette, ortaklıklarda, ailede, eşte dostta… güven duygusunun peşinde koşturup duruyoruz…

Eşin seni aldatabilir, en yakın arkadaşın en ihtiyacın olduğunda yanında olmayabilir ya da annen hasta iken tek bir arayanın olmayabilir…  Dolandırıcılık zaten aldı başını gidiyor… Belki arkanızdan “nasılda kandırdım ama” gibi şeyler söyleyenler de olabilir…

Tabii ki yine kendimden örnek vereceğim… Human Design’da sağ kulak ve sol kulak diye kavramlar vardır. Bu iki kulakta bende aktif şekilde çalışıyorlar… Biri söylenen şeyin doğruluğunu sezme yeteneği verirken, diğeri duygunun doğruluğunu hissetme yetisi verir… Profilim 3/5 ve bu profil hatalı olan ya da çalışmayan şeyleri görme yeteneği ile bunu insanlara “hey bakın bu yanlış, bu çalışmıyor” deme özelliğini verir…

Peki ben aldatıldım mı? Evet…

Dolandırıldım mı? Evet…

Kullanıldım mı? Evet…

Bütün bu özelliklere rağmen cevabım evet… Yıllarca insanların gözümün içine bakarak yalan söylemesini ve sürekli olarak ortaya çıkan yalanların ardındaki suratları izledim… Sanıyorlar ki görülmüyorlar ya da kolayca affediliyorlar…

Hayır, affedilmiyorlar çünkü benim affedebileceğim tek insan var, o da kendimim…

Bütün bunlar öyle büyük tecrübeler ki… kendimi kandırdığım ve “yok canım artık bu kadar yalan da olmaz” dediğim zamanlarda kendi sezgilerime güvenmek yerine dışarıya güvenmeyi tercih etmenin nasıl bir hata olduğunu anladım… İllaki tarih, zamanı geldiğinde bu yalanları teker teker önüme serdi… sezgilerime ve kendime olan inancım da arttı aynı oranda…

Aradaki fark, bütün bu özelliklerin var olduğunun farkında olmamak ve yanlış kullanmak. Profili konusunda bilinçli olduğunda 3/5 kişisine bir şeylerin yanlış olduğunu gösterirken;  bilinçsiz bir 3/5 kişisi o yanlışın içine düşer… Burada ki sır kendi doğana güvenmektir,  Strateji ve Otoritenle hareket etmektir…

Strateji ve Otoriteme göre hareket ettiğimde ise yine bazı şeyler oldu ama hepsi benim için hayat dersi dediğimiz ve beni geliştiren şeylerdi. Hiçbiri için ne kendime ne de başka birisine kızgınlığım var… Acı çekmiyorsunuz, pişmanlık duymuyorsunuz… hani iç huzur denir ya o oluyor. Kandırıldığınızı düşünmüyorsunuz, bundan bir ders almam gerekiyor diyerek olaylara bambaşka açıdan bakıyorsunuz…  Ruhunuzla iletişim halinde olduğunuzdan dünyaya bunu yaşamak için gelmişsinizdir ve bunun tadını çıkarabilirsiniz. Doğru yolda olmak, iç huzuru sağlayan ve güvende hissettirendir… Eski aptalca yapılan hatalara düşmüyor ve kısır döngü olanlardan arınıyorsunuz.

Yeni birisi ile tanıştığınızda hayatınıza nasıl girdiğine bakın, onunla ilgili nasıl hissettiğinize… O kişiye hayatınızda yer açıp açmayacağınıza karar verirken kendi Strateji ve Otoritenize göre hareket edin…

Bir ilişkide önemli olan sevgi ya da mantık deriz ama aslında zihin daha ön plandadır. Karşımızdaki kişiyi, bizim zihin oyunlarımıza uyabilecek niteliklerine göre değer biçer ona göre değerlendiririz…

Alışverişte, ürünün defosuna bakarız ya da başka yerde ucuza bulabilir miyim diye düşünürüz ama o mağazanın ya da ortamın bize ne hissettirdiğine bakmayız bile… sezgilerimiz bize belki “bırak elindekini ve hemen uzaklaş” diyorken, biz “ama çok inmiş fiyatlar” diyerek gayet gereksiz ya da birkaç gün sonra “bunu niye aldım ki” diye pişmanlık yaşayacağımız şeyleri alıp dururuz…

Kendimizi güven içinde tutmaya çalıştıkça aslında nasıl yanıldığımızı anlarız… Bir süre sonra bütün yalanlar önümüze serilir... çünkü zihin daha önce ihtiyacı olanı görmektedir, yalanları görmez, görmek istemez… Sonra da karşımızdakini beni kandırdı, aldattı diye suçlarız…

Bu insanı neden hayatına almıştın, neden kendi perspektifinden sana güven verdiğini düşünürken diğer bütün açıları inkar ettin? mantık dedin, sevgi dedin ama seni ne kadar mutlu etti, ne kadar güvende hissettirdi… Aslında ruh, durumu her açıdan görür ve bizi Stratejimiz ve Otoritemiz ile yönlendirir… sonradan görürüz neden bu şekilde hareket ettirdiğini…

Güveni ararken aslında hep daha kötüsü olur… onun için karar mekanizması zihin olamaz, o karar veremez.

İnsanların niyetleri iyi de olsa kötü de olsa bizi ilgilendiren şey bizim bundan ne kadar ve nasıl etkilendiğimizdir. Niyeti iyi olan bir insanda bize zarar verebilir… Neye, kime ne kadar güvenilir ya da bel bağlanır…

Suçlayacak hiç kimse yok, karar tamamen bizim… bir insanı hayatımıza almak, ona inanmayı seçmek, satıcının söylediklerine inanmak, ortak işe girişmek, yeni bir işe başlamak… bütün hepsi bizim kararımız... Dış koşulların bize sunumu, göz boyamaları, yalan söylemeleri her şey bizim onlara inanmayı seçmemizin eseridir… yani olay bizde başlıyor, bizde bitiyor. İşte bundan dolayı affedebileceğimiz tek kişi kendimiziz…

Hayatımızda tutacağımız insanlara biz karar veriyoruz. Davranışları bizi rahatsız eden bir insanı değiştirmek için uğraşmaktan ya da güven vermesi için sürekli eleştirmektense hayatımızdan çıkartmak çok daha doğru bir davranış olacaktır. Bir insanın değişmesini beklemek sadece zaman kaybıdır…

Güven, kimsenin sana bunu sunmasını beklemeden, başkasına bağlı kalmadan kendi kararlarını kendin olarak vermektir…  Başkası kaynaklı her karar, kendini ve diğerlerini suçlayacak bir hayata mahkûm eder. Güven duyulacak hiçbir şey yok. Hayatın şartları değişir, istekler değişir, anlaşmalar bozulur ve en önemlisi kendine güvenmeyen güçsüz insanlar her zaman yalan söylemeye devam ederler…

Bir çocuk nasıldır, içinden geldiği gibi davranır, o hala ruhu ile bağlantılıdır ve neler olabileceği ile ilgili henüz zihin oyunları gelişmemiştir ve kendi kararını, henüz unutmadığı Strateji ve Otoritesi ile verir… Ta ki ailesi onun elinden bu hakkını alana kadar…

Kendinize güvenin, kararlarınızı ruhunuzla bağlantı kurarak alın. Hayatı kendiniz olarak yaşayın. Mecburiyetler, beklentiler, koşullandırmalar olmadan kararlarınızı alın, bu şekilde hayat sizi doğru birlikteliklere, doğru işlere, doğru yerlere ve yaşama coşkusuna götürecektir.

9 Mart 2016 Çarşamba

Hayatınıza Renk Katın!


Hayatımın belki de en karanlık dönemindeyken, 1 Nisan 2010 günü, iş yerinde sigara molası için kafeteryanın terasına çıktığımda, her zamanki gibi düşüncelere dalmış ve yere bakıyordum. Sigara bitmek üzereyken başımı kaldırdığımda tam karşımda parıl parıl parlayan beyaz çiçekleri ile bezenmiş bir erik ağacını gördüm. Gözlerim kamaşmıştı ve içimde büyük bir coşkunun oluşmaya başladığını hissettim, kalp baya deli gibi çarpıyordu, sanki çevresinde haleler vardı ve o kadar kutsal gözüküyordu ki… Başımı çevirdim ileride birkaç ağaç daha gözüküyordu ve onlarda şahanelerdi….

Tarihi çok iyi hatırlıyorum çünkü babamın doğum günüydü ve onsuz geçen 11.yıldı, ekstra hüzünlü olduğum bir gündü; hayat içinde sağlam durabilmek, ayakta kalabilmek için tutunacak hiçbir şey bulamadığım zamanlar ve değişmeyi seçtiğim ilk zamanlardı… Karanlığın içinde o erik ağacı bana o tutunacağım dalı uzattı ya da ben artık hayatın renklerini görmeyi kabul etmiştim… 

O gün havalarda uçtum, çalışmayı bıraktım, bütün gün ağaçları seyrettim... Ben oradayken sigaraya içmeye gelenlerle konuştuğumda “ağaçları görüyor musunuz ne kadar güzeller” diye söze atlıyordum, aslında günlerdir doğa o şekildeymiş ben farkında değilmişim… Hayat o kadar karanlıkmış ki benim için, o kadar kendi karanlık düşüncelerime dalmışım ki fark etmemişim bile. Aslında çok uzun süredir İstanbul’da çiçek açan ağaçları hiç fark etmediğimi de anladım…

Benim için büyük bir silkelenme zamanı oldu, düştüğüm kuyudan çıkmak için bir fırsat bulmuştum…

O dönemde bir meditasyon seminerine gitmiştim ve meditasyonu yaptıran kişi başlarken “enerjiyi yükseltmek için sizi mutlu eden bir şeyi düşünün ama kesinlikle birisini değil, bir manzara, sizi mutlu edecek herhangi bir şey” dedi… çiçekler geldi gözümün önüne ve meditasyonun içene hop diye daldım… sonrasında da hep rengarenk çiçekleri kullandım enerjimi yükseltmek için…

Belediyenin diktiği lalelere bakarken, yolda çiçek satan kadınların önünden geçerken, mevsimi geldiğinde çiçek açan ağaçları, vazodaki güzelliklerini gördüğümde enerjimi yükselttiler… benim en kötü zamanımda bile bana umut veren hayatıma renk katan şeyler oldular…

Yaklaşık bir ay sonra sigarayı bıraktım temiz havayı içime çekmenin keyfine varmaya başladım, o da bana coşkuyu verdi… gün geçtikçe sayıları daha da arttı…  Her şeyin kötü yanını bekleyip daha iyi olursa sevinirim düşünce yapısındayken, kendimi en kötüsüne hazırlarken artık hayattaki en pozitif insanlardan biri haline geldim, şükran duygusunun ne demek olduğunu daha da iyi anladım gün geçtikçe… daha iyisini hak ettiğimi ve kötüye razı olmak zorunda olmadığımı ve bunun da sadece kendi enerjimi ve yaşam coşkumu arttırarak yapabileceğimi anladım…

Hayatın griliği içinde renklerin peşine düşün. Bu hayat o kadar kötü değil. Her türlü sıkıntının yanında hediyesi de var… Bu dünya dualitelerden ibaretse sadece kötü yanını görmek bizim tercihimizdir. Biraz da diğer yanını görmeye çalışın; siz isteyin o karşınıza mutlaka çıkacaktır. Hayatınıza renk katın! Bu renk için çok istediğiniz şeyin olmasını beklemeyin; ufacık bir ışık, ufacık bir renk daha büyüklerini görmeniz için zemini hazırlar. Biraz mütevazi olmak ve bir yerden başlamak önemli olan… daha büyüğü için küçükleri kaçırdıkça, daha büyüğü olduğunda da onun farkında olamazsınız. Hedef hep büyük olduğunda tatmin edilmesi zorlaşır, hep daha fazlasını beklemekten solup gidersiniz… bir çiçekle, bir şarkı ile, denize karşı oturup keyif yapacak yarım saat ile… ama size iyi gelen şeylerle, size coşkunuzu tekrar kazanmanıza yardımcı olacak şeylerle hayatınıza renk katmaya başlayın, bir süre sonra daha da büyüğünü hak ettiğinizi göreceksiniz. O kadar ufak şeyler o kadar mucizevi şeyler yapabiliyor ki… renklere açık olun ve size geldiklerinde kabul etmeyi bilin…