30 Ekim 2016 Pazar

7 OLdum…


Nefsin 7 mertebesi,

Bilincin 7 düzeyi,

Yuvaya Yolculukta 7 ev,

Human Design’da 7 yıl…

Yooo hayır, Susam Sokağındaki gibi 7 rakamını öğretmeye çalışmıyorum…

Diğerleri için bir şey diyemem ama Human Design’a göre artık 7 yılımı doldurdum…

2009 sonbaharında bir gün öğle saatlerinde işten izin alıp koşa koşa analizimi yaptırmaya gitmiştim ve 2016 sonbaharında arınma, öze dönme sürecim tamamlandı, 7 OLdum...

Ra’dan ilk Human Design eğitimi alan ustalardan biri yazısında “7 yıl tamamlandığında her şey değişecek diye beklemeyin. 7 yıl içinde zaten her şey yavaş yavaş değişiyor” diyordu… Aynen dediği gibi 7 yıl tamamlandığında sihirli değnek bütün hayatımı ya da dünyaya olan bakışımı değiştirmedi, bu yıllar içinde oldu…

Geriye dönüp 7 yıl önceki halimi hatırlamaya çalıştığımda en bariz hatırladığım her şeyin karanlık olduğu… Düşüncelerim, hayallerim, iletişimim, çalıştığım ortam… Her şey karanlık…

İlk yıllar kendimi tanımakla, ne istediğimi bulmakla geçti... Strateji ve Otoriteme alışmaya çalıştığım, hatalar yaptığım, inancımın sınandığı ve diğerlerinin bana eskisi gibi davranmalarıyla mücadele etmekle geçti… Bu duruma alışamayanları hayatımdan çıkartmayı seçtim… Bir insanın kendini sevmesinin en büyük göstergesi, kimseye kendini sevdirmek ya da kabul ettirmek zorunda olmadığını anlaması ve bunu gerçekten yapabilmesidir… O zaman gereksiz olan herkes yavaş yavaş çıkıyor hayatınızdan… Yeni insanlar sizi zaten asıl halinizle tanıyacakları için her şey daha kolay ilerliyor…

Son zamanlarda, yıllar önce okuduğum ruhsal gelişim kitaplarından beğendiklerimi tekrar okudum… Bilinç düzeyi değişince insanın eskiden hiç anlamadığı şeyleri şimdi normal bir şey gibi karşılamasını yaşadım… Okurken aynen şu durumdaydım “bu tamam, bu da tamam, bunu da çözdüm, bununla ilgili sıkıntım yoktu zaten, sevgili kitap bu benim için geçerli değil…” şeklinde oldu. Bir şekilde artık farklı bir bilinç düzeyinde olduğumu biliyorum… Hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara, inanç sistemlerine her şeye farklı bakıyorum…

7 yılın dolduğu gün Ra’nın benimle ilgili olan bazı ses kayıtlarını tekrar dinledim… ilk dinlediğim zaman ağlayarak dinlemiştim “neden ben” diye içimden söylenmiştim, şimdi ise “Oldu bu iş, artık gerçek bir manifestör oldum, kendim OLdum” dedim

Bilgiyi almak, anlamak, uygulamak, tekrar anlamak, sindirmek ve Olmanın sırası vardır… İnsanlar bir kitap okuduklarında ya da bir eğitimi aldıklarında onu anladıklarını zannederler ama sadece o anki bilinç düzeylerine uygun kısımları anlamışlardır. Bazı kitaplar ya da öğretiler için çok katmanlıdır denir, ancak zamanla katmanların aşılacağı söylenir ya, bunu çok güzel bir şekilde deneyimledim. Danışanlarımda da görüyorum, bazı şeyler ilk gün farklı algılanırken zamanla üzerine çalıştıkça gerçekte ne olduğunu anlıyorlar. Uygulamaya devam ettikçe sindiriyorsunuz ve en sonunda o oluyorsunuz…

7 yıl uzun mu? Katmanları teker teker geçmek, sindirmek ve olmak için ideal zaman…

7 yılın tek bir anını bile boş bırakmadan yaşadım… inancımın zayıfladığı, zihnimin beni yerden yere vurduğu zamanlar oldu ama pes etmedim, kendime hadi devam dedim… insanlara anlatırken suratlarındaki o garip gülümsemeyi gördüm, umursamadım… insanların düşüncelerine önem vermemeyi öğrendim…

Hayatımda “olmak” istediğim kişinin kendim olduğunu çok açık bir şekilde gördüm:

Manifestörüm; insanlar beni anlamıyorlar, hatta kapalı auramdan zaman zaman hoşlanmıyorlar ama ben bunu seviyorum.

3/5 profilim var; dene-yanıl süreçlerimde yaşadıklarımı başkası büyük olasılıkla kaldıramaz ama ben bu durumu da seviyorum, sağlam bir yapı veriyor, her düştüğünde kalkacak gücü de… daha ne olsun J

Herkesin yok etmeye çalıştığı egonun ben de doğalı var… Herkes egonun kötü olduğunu ve bırakmanın doğru olduğunu söyler ama benim gibi güçlü egosu olan bir insan, çocukluk yıllarında onu bırakmayı seçti ve neler olduğunu büyük hayat dersleri ile gördü… Doğal ego şişirilmeden korunması gereken bir şeydir, bırakmak reddetmek kendini reddetmektir, gücünü bırakmaktır… ve evet artık hem egoma hem de onun asıl kaynağı İRADEME tekrardan sahibim…

İnsanların sözlerine, gerekçelerine, bahanelerine güvenmeyi bıraktım. Artık sezgilerimin çok daha güvenilir olduğunu anladım… Kendine inanmak biraz da bu değil mi? İllüzyon dünyasına değil de içindeki gerçeğe güvenmek… bu süreç bana bunun ne kadar doğru çalıştığını gösterdi. Sizin iyiliğinizi düşündüğünü söyleyen, bunu bir şekilde göstermeye çalışanların kendi özel gündemleri olduğunu fark ettim… dış otorite ya da koşullandırmalara karşı artık savunmasız değilim…

İnsanların beni kabul etmek ya da beni sevmeleri için onların istediği şeyleri yapmamı beklemeleri ve benim de yapmam gibi tipik açık G Center’a oynayan zihin oyunlarını aştım… Sevgiyle ilgili ya da kabul edilmekle ilgili bir sorunum da kalmadı… Ayrıca artık “sizin sevmeniz neden önemli? Neden kendinizi bu kadar önemsiyorsunuz ki?” diyebilme lüksüne sahibim J

Duygusal dalgalarım yine iniş yaşayacak, melankoli zamanlarım yine olacak… Bunları yadsımak gibi bir durumum olamaz. Artık onların neden olduğunu biliyorum ve neden yaşamam gerektiğini de... onlar bana hayatta ne istediğimi ya da neyi değiştirmem gerektiğini gösteren yol işaretleri… Hayatımın sonuna kadar benimle birlikteler, bana engel olarak değil yol gösterici olarak… Çok şükür artık işaretleri okumayı biliyorum…

Geçenlerde bir danışanıma haritasını anlattığımda “çok zor bir haritam var” dedi. Zor olan harita da yok, iyi ya da kötü de yok… Herkes bu dünyada yapması gereken şeyi gerçekleştirmek için gerekli donanımla doğmuş durumda; doğru kullanmak ya da kullanmamak kişinin tercihi, özgür irade durumu…

Süreç zor mu? Aslında hiç zor değil ve çok da keyifli.. Geçmişte yaşadığınız her şeyi sıfırlıyorsunuz çünkü anlamlandırabiliyorsunuz ve yük olarak taşımanıza gerek kalmıyor… İnsanları tanıyorsunuz, onları olduğu gibi kabul ediyorsunuz ve size uygun olmayanları hayatınızda tutmak için anlamsız bir mücadele içine girmiyorsunuz… Yaraları kanatıp kanatıp durmuyorsunuz… Sevgiye, kabul edilmeye, onaylanmaya, dikkat çekmeye olan ihtiyacınız kalmıyor… Onların peşinde koşturmak ve karanlık içinde yaşamak yerine yeni amaçlar, istekler ve deneyimler için heyecan duyarak geçiyor… Keyifli, neşeli ve korkusuzca…

Bu sürecin tamamlanmasına yaklaşırken ilk başta şüpheye düştüm “acaba yuvaya dönebilecek miyim? Ya çok hatalar yaptıysam ve farkında olmadan süreci ihmal ettiysem” diye ama bu şüphe de sadece bir zihin oyunu. Bunun gerçekleştiğini de yuvada olduğumu da kimse söyleyemez. Bunu yapabilecek tek kişi var o da BENİM… Zihin devreye girip beni bu gerçekten uzaklaştırmaya çalışsa da onun oyunlarına karşı her daim tetikteyim… Çirkin Yeşil Canavar sürekli yakınımda olacaksın, pusuda bekleyeceksin ama ben de her zaman senin farkına varacağım…

Benim için deneyim bitmedi, öğreneceğim, yaşayacağım daha çok şey var… Yeni deneyimler, yeni öğrenilecek dersler… tek fark artık bütün bu deneyimleri kendim olarak edineceğim. Eskisi gibi çukurun içinde patinaj yaparak tekrar tekrar aynı çukurun içinde dönüp durmayacağım… Ben artık Ben Oldum…

Beni eskiden tanıyanlar, yıllardır görmediklerim artık yeni birisi ile tanışıyorsunuz…

Merhaba ben 3/5 Duygusal Manifestör Ebru ARSLAN…


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Geçmişe Takılıp Düşmek


Dün sabah yürüyüş yaparken bir reklam çekimi ile karşılaştım. Henüz set kuruluyordu ve mağazanın dışında bazı düzenlemeler yapıyorlardı. Yanlarından geçip yolumda ilerlerken setteki bir şey dikkatimi çekti ve başımı çevirip bakarken birden kendimi havada uçarken buldum…  Bir yandan geriye bakıp diğer yandan yürümeye çalışırken ayağıma takılan taş yüzünden biraz havalandım ve yere iniş yaptım. Eve döndüğümde uçabiliyormuşum diye kendimle dalga geçsem de gerçekten çok güzel ve acı verici bir deneyimdi…

Son günlerde hayatımla ilgili değişen isteklerim, alınan kararlarım olmasına rağmen bir şeyler beni eski günlerin içine doğru çekmeye başlamıştı… Bununla mücadele halinde geçen durağan ama sarsıcı günlerin ardından ilahi bir güç bana geleceğe doğru hareket ederken geçmişine dönüp bakarsan ne ileri gidebilirsin ne de geriye dönebilirsin, düşersin uyarısını yapıyordu…

Ayağa kalkıp ilk şoku atlattıktan sonra "teşekkürler dersimi anladım" diyerek geleceğime ilerledim…

Geçmişte yaşanan şeyleri kabul etmek herkes için zordur. Yapılan hataların sorumluluğunu almak, yapılanları affetmek de zordur… "Kabul etmezsen, affetmezsen aşamazsın" denildiğinde genelde “ASLAAA” şeklinde yanıt verilir. Öfkeyle asla denir ama sürekli geçmişe gidildiğinde geleceğin yok edildiği de fark edilmez…

Sorumluluğu almanın ve olanları kabul etmenin en önemli nedeni ders almayı kabul etmektir. Başkasını suçlarken sizin orada almanız gereken dersi kaçırmışsınız demektir, halbuki sizin payınıza düşen de bir ders vardır… Diğer kişiyi ya da kendinizi affetmemekteki ısrar, aslında geçmişte yaşananlara tutunmak demektir. Geleceğe gidememektir. Geçmişte de kalamayacağınız için arada kalmanıza neden olur. Benim yolda düştüğüm an gibi sadece acının, hayal kırıklığının yaşandığı ve ne ileri ne de geri hareket edilemeden  kalmak demektir…

Yeni bir ilişkiye tekrar mutsuz olmayı göze alamadığınızdan başlayamadığınızı; yeni bir işe, eski işinizde yaşadığınız başarısızlığın tekrarlanmaması için başlayamadığınızı; iletişim problemleri yaşadığınızı düşündüğünüz için yeni insanlardan uzak durmayı tercih ettiğinizi görebiliyor musunuz? Bu geçmişten ders almak değildir. Bütün bu yaşanan sorunların tekrar etmemesi için, tekrar acı çekmemek bahanesi ile geleceğinizden, yeni deneyimlerden kaçmaktır… Geçmişe bu derece tutunmanın en büyük nedeni budur: geleceğin sorumluluğundan geçmişin sorumluluğundan yaptığınız gibi kaçmak içindir.

Affetmek kimsenin gidip boynuna sarılmak demek değildir, hiçbir şey yaşanmamış gibi aynen yola devam etmek değildir… Affetmek, “bütün bu olanlarda benim de payım var ve ben izin vermeseydim bütün bunlar olmayacaktı” demektir… 

Affetmek illa hayata o kişilerle devam etmek değildir, onların affedildiklerini bilmelerine de gerek yoktur.  Affetmek sizin o düşme noktasından kalkıp artık ilerleyebilmenize izin veren şeydir…  

Kendinizi affetmek ise hatamı, dersimi anladım demektir...

Eskiden yaşanan bir olayda verdiğiniz tepki ya da attığınız adım sizi zor durumda bıraktı ise geçmişten alınan ders benzer bir hatanın tekrarlanmasına engel olur… Bu yoğurdu üfleyerek yemek gibi değildir, öncekinin tam tersini yapmak da değildir, neyin doğru olduğunu yaşanırken görebilmektir…

Hala geçmişteki düşmanlarınızla savaşırken, gelecektekilerle mücadele edemezsiniz… Yolda geriye dönüp bakarken düştüğünüzdeki gibi geleceğe ilerlerken, geçmişe baktığınızda artık önünüzü göremezsiniz, nereye gittiğinizi bilemezsiniz ve en ufak bir taş parçası sizi yıkmaya yetebilir. Hala geriye bakıyorsanız ayağa kalkacak gücü bulamaz, geçmişte yaşadıklarınızın acısıyla yerde kıvranır durursunuz… Sadece siz kalkmak istediğinizde acılardan sıyrılıp kalkmaya cesaret edebilirsiniz…

Düştüğünüzde ya da bir sorun ile karşılaştığınızda bundan ders almayı öğrenin ve daha büyük derslere gerek kalmadan fark edebildiğiniz için şükretmeyi bilin… Yakınmak, yakarmak, öfkelenmek, suçlamak hiçbir zaman işe yaramaz aksine benzer olayların tekrar etmesine neden olur…


10 Ağustos 2016 Çarşamba

Coşku Başka Ne Ola ki…

Beş yıl önce bir eylül akşamı arkadaşımla sohbet ediyorduk…  Konu hayattı, insandı ve evrensel düzendi…

Konuşma bir ara yaşamdaki coşkuya geldi… “Ebru yaşam coşkusu için ne düşünüyorsun?” diye sormuştu… “Bence yaşama coşkusu hayata açık olmak ve sana getireceklerine önceden şükretmek demek, her ne getirirse getirsin… Sorunların abartılmadığı ve sorunları çözmenin tek amaç olmadığı yaşamdan keyif almak demek” dedim… Arkadaşım “ama sorunlar olmazsa ya da onları önemsemezsen hayat çok sıkıcı olmaz mı? Ne ile oyalanacağız sorunlarımız olmazsa ” dedi… kilit kelime galiba OYALANMAK

O dönemde işimden ayrılalı altı ay kadar olmuştu aslında tam olarak ne yapacağıma karar vermediğim bir süreçteydim… işten ayrıldıktan sonra kendime zihnen, fiziken ve ruhen dinlenmek için zaman tanımıştım, o süreninde sonuna gelmiştim ve ne yapmak istediğime karar verme zamanım gelmişti. Zaman zaman kendime baskı yapsam da çok da önemsemiyordum… Düzenli sabah yürüyüşleri yapıyordum, hava o kadar güzeldi ki günde 3-4 saat ekstra yürüyüş yaptığım zamanlar oluyordu…

Yürürken bir insanın ayakları yere basmadan nasıl yürür onu deneyimlediğim, coşkuyu daha yoğun hissetmeye başladığım, hayatımın en keyifli zamanlarıydı. Yaptığım şeylerden keyif almayı öğreniyordum, kendimi izliyordum ve her fark ettiğim şeyde biraz daha mutlu oluyordum. Kendimi tanıyordum. Human Design haritamı biliyordum araştırıyordum ama teker teker hepsinin keşfini yaşıyordum, neleri doğru neleri yanlış kullandığımı daha iyi görüyordum...

Önceleri kendime kızardım “bunu da yapamadın, bak yine aynı hatayı tekrar ettin, yine yine yine”… O süreçte anladım ki suçlayarak ya da kendime kızarak hiçbir şey ilerlemiyor, hiçbir şeyi sindiremiyorum, içselleştiremiyorum… Kendimdeki, o zamanlar kötü olarak nitelendirdiğim özellikleri gülümseyerek ve bunu yakınlarımla "bende bu da varmış" diye anlatarak kutlamaya başladım… Bu bir kutlamaydı çünkü hayatımdaki bir düğüm daha çözülmüş oluyordu ve bu benim yaşama daha sıkı sarılmama neden oluyordu…

Bir insanın hayatta yapacağı en büyük hata olanlar yüzünden birisini suçlamak, affetmemek, yargılamaktır, bu kişi kendisi de olsa… Kendinizi ya da başkasını suçladığınızda yaşananlar zihinde sürekli tekrar eder, sürekli… Keyif almadığınız bir şeyi zihninizde defalarca canlandırırsınız, defalarca acılarını tazeler durursunuz ve eğer düşünce yaratılıyorsa tekrar tekrar düşüne düşüne benzer olayları yaratmayı da başarırsınız…

“Evet bu oldu, evet bu hatayı ben yaptım” diyebilmek hayata keyfi, coşkuyu getiren şey; aynı zamanda tekrarlamamanın, ders almanın da başka yolu yok… 

Bütün olanları kabul etmek ondan ders almamızın ve tekrar etmememizin anahtarıdır…

“Evet ben yaptım ve bundan keyif almadım, tekrarlamama hakkımı kullanmak istiyorum” demek hayatın getireceklerine karşı heyecanlı ve istekli olmamızı sağlar. Tekrar eden kısır döngülerin yerine sürprizlere açık olur, farklı şeylerin keyfine varmaya başlayabiliriz...  Ne olursa olsun keyif almalı insan, en kötü şeyden bile ders çıkartmanın keyfine varmayı bilmeli. Coşku başka ne ola ki…

Arkadaşıma şöyle demiştim “sorunlar olmadığında, sorunlara sarılmadığında yaşam coşkusu ortaya çıkıyor ve emin ol sıkıntılarla uğraşmaktan çok daha keyifli… boş kalmıyorsun, OYALANMANA gerek kalmıyor… aldığın nefesten, çiçekleri seyretmekten, sevdiğin insanlarla bir arada olmaktan, yaptığın işten ve yediğin yemekten keyif almak varken kim ister sıkıntılarla örülmüş karanlık bir hayatı…”

Bizler gerçekten çok bilinçsiz çok yüzeysel yetiştirildik; hayat aslında aydınlık sadece ışığa kendini açman gerekiyor… İnsanlar başkalarına ya da kendilerine kızdıklarında, yargıladıklarında ya da suçladıklarında her şey karanlık ve korkutucu olduğundan yüzleşmelerden de korkuyorlar ve kendini tanımaktan kaçıyorlar… Aslında olaya farklı açıdan bakılabilse her şey o kadar kolay aşılabilecek, hayat o kadar keyifli olacak ki…

Sadece farklı açıdan bakabilmek yaşama coşkuyu getirmenin kapısını açacak...

Not: Yukarıdaki fotoğrafı o günlerde Moda sahilinde ablam çekmişti… Işığa kendini açan da benim…


3 Ağustos 2016 Çarşamba

Kendi Kalbini Kırmak

Hayatı değiştirmekten bahsederken büyük çoğunluğun yanlış anladığı bir kavram vardır: yaptıklarını yapmamak, yapmadıklarını ise yapmak…Peki, bunun bizleri aşırı uçlarda dolanmaya götürdüğünün farkında mıyız?

Çok vericiyken birden bire her şeyi kesmenin ve tamamen cimri olmanın… Çok girişken iken tamamen geriye çekilmiş hale geçmenin… Duyguları hiç ifade etmezken, anlık her duyguyu ifade eder hale gelmenin… çok süslü iken çok salaş hale dönmenin… Evden dışarı çıkmazken eve girmez hale gelmenin… bir uçtan diğer uca savrulur hale gelinir... 

Belki olması gereken gerçekten diğer uca geçmektir ama nedenini anlayarak ve bilinçli olarak yapmak; davranışlarımızı, tepkilerimizi daha ılımlı, daha yumuşak yapmamıza neden olur… Mutsuzluğumuzu yaşadığımız hayatın tam tersini yaşayarak son vereceğimizi zannedip, aşırı uçlar arasında dolaşırsak, çevremizdeki insanları kırmaktan ve onlar üzerinde de tahribata neden olmaktan başka bir şey yapmamış oluruz.

Mevlana “Kalbini açıncaya kadar onu kırmaya devam etmek zorundasın” demiş… kendi kalbini kırmaya, başkalarının ki değil…

Kendi kalbimizi kırmak ne demek? Aslında olayların iç yüzü ile yüzleşmek demek… hayatta yaşadığımız şeyler için koşulları, insanları suçlamak yerine bize düşen payını kabul etmek demek…

Kalbini kırmak demek kendini hırpalamak değil, tüm suçu kendinde bulmak değil, kendini yerin dibine sokmak da değil… kendi gerçeğinle yüzleşmek demek… kaçtığın şeyleri kabul etmek demek… kendine sunduğun bahaneleri görmek demek… zihin oyunlarının fark etmek demek… geçmişte yaşananlara, hep inandığımız düşünceye, acıyı tazeler şekilde değil, farklı açıdan bakabilmek demek…

İşimizden memnun değiliz diyelim… İşyerini, patronu, mesai arkadaşlarını, trafiği suçlamak bir yoldur ama o işte hala çalışmayı bizim seçtiğimizi, başka alternatifler aramayanın kendimiz olduğunu, bizim niteliklerimize hiç uymayan bir işte devam etmeyi seçip, daha geç olmadan sektör değiştirmeye cesaret edemeyenin de kendimiz olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada önemli olan, cesaret edememenin nedenlerine inebilmek, o işyerine neden bağımlıymış gibi hissettiğimize bakmaktır… 

Belki spleen merkezi tanımsızdır ve güvenlik arayışından dolayı buna cesaret edilemiyordur... güvende olma duygusundan dolayı bırakamadığımızı içten içe biliriz ama bununla yüzleşmekten kaçarız... Kendimizdeki güven ihtiyacını nasıl aşabileceğimizle ya da bu güven duygusunun ne kadar gerçek olduğunu algılamakla ilgilenmeyiz. Bu canı acıtır çünkü zihin acı çeker... Dışarıyı suçlamayı tercih ederiz çünkü bize istediğimiz şartları sunmayanlar onlardır: zihin için bu daha rahatlatıcıdır... Biz değil, zihin daha rahattır... o bizi hiç önemsemez...

İletişim problemleri olan bir ilişkide kişi karşı tarafa bir türlü derdini anlatamıyordur… uğraşıyordur, göstermeye çalışıyordur, sinir krizleri geçirip birden öfke patlamaları yaşıyordur ama karşısındaki onu yine anlamıyordur. Sorun diğerindedir çünkü o anlatmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bazen göstermeye, anlatmaya çalışsanız da karşınızdaki insan bunu duymaya hazır olmayabilir ancak size sorduğunda ne hissettiğinizi duymaya ve anlamaya hazırdır. Sizin anlatmaya çalıştığınız hiçbir şey ona daha önce ulaşamıyordur ve bu durum çok yaşanır... “ne zaman soracak ki, ben ona söylemezsem o hiç görmez ki” gibi düşünceler döner kafanızda ve başlatırsınız tartışmayı… neyiniz olduğu sorulduğunda ise trip atma aşamasına çoktan geçtiğinizden iyi iletişim fırsatı kaçmış olur… Peki burada kim suçlu… bu durumda kimin kalbi kırılmalı?

Bunlar gibi kişiden kişiye değişen milyonlarca örnek var… kimi sorulmasını beklemeliyken, kimi o an söylemeli... Bütün bunlar Human Design haritamızda önümüze seriliyor…

Bazı insanlar kendileri ile ilgili espri yapıldığında diğerleriyle birlikte gülebilirler çünkü daha önce kendisiyle  bu konuda dalga geçmeyi başarmıştır, alınganlıktan çıkıp komik yanını kabul etmiştir… en iyi ruhsal gelişim de kendiyle yüzleşenlerde olur… başkası size her ne yaparsa yapsın, her ne söylerse söylesin, her nasıl davranırsa davransın siz kendinizle daha önceden bu konularda yüzleştiğinizden, kendinizdeki hataları kabul ettiğinizden, sizdeki uyarıcı etkisini yok ettiğinizden artık dışarının hiçbir anlamı kalmaz… insanların davranışlarına yaptıkları şakalar gibi güler geçersiniz…

Bize anlatılan hikayelerde çok şeylerden vazgeçmemiz, kendimizi yollara atmamız, hayatımızı altüst etmemiz gerekiyor gibi anlatılıyor… illa Ferrari’nizi satmanıza, illa sokaklara ya da ıssız adaya düşmenize gerek yok… bunlar birer örnek olsa da herkes bu şekilde dönüşümü yaşamıyor, herkes bu derece dramatik hayatlar yaşamadan da kendine dönebiliyor…  Ferrari’ye neden ihtiyaç duyduğunuzu anlamanız ve onun ötesine geçmeniz önemli olan… Zihin oyunlarını fark edip artık bu oyunlara gelmemeyi öğrenmeniz gerekiyor...

Korkmayın, kalbinizi kırmanız sadece kendinizle yüzleşmeniz demektir… günlük hayatınıza devam ederken bunu yaptıkça hayatınız kendiliğinden dönüşmeye başlayacaktır…  Yüzleşmekten kaçmak sadece ötelemektir ama o hep oradadır... illaki tekrar ortaya çıkacaktır ve kendini hatırlatacaktır… 

Zaman fark etme ve harekete geçme zamanı… tabi gerçekten değişim istiyorsanız…




19 Temmuz 2016 Salı

Güvende Hissetmek



Bazen güveni bilgide ararız ve sürekli araştırma halinde kendimizi kaybederiz; bazen davranışta ararız ve insanların önüne yem atıp nasıl davranacaklar diye test ederiz; bazen falcıya gideriz gelecekte neler olacak diye öğrenmek isteriz, bazen de birine sırtımızı dayayarak güven duygusuna sahip olmaya çalışırız…

Özellikle bugünlerde daha çok güvende olma ihtiyacı içindeyiz; güvenliğimizden ve geleceğimizden şüpheliyiz. Evet, süreç hiç iç açıcı değil, öngördüğümüz, korktuğumuz şeyler teker teker gerçekleşiyor, daha neler olabilir diye de endişe içinde yaşıyoruz…

Korku ile yaptığımız her girişim korkunun daha da büyümesine, yayılmasına neden olur… Kapandan kaçmak için uğraşır dururuz, sürekli duvara toslar tekrar dener, kendimizi daha da kaybeder tekrar tekrar deneriz. En sonunda kapı açıldığında ya da fırsat karşımıza geldiğinde ise yorgunluktan kımıldayamaz hale geliriz, artık inanmayız kurtulacağımıza da… Bu süreçte sakin kalmış olan ise orada durur, gözlemler, alternatifleri düşünür ama henüz harekete geçmez, doğru zamanı bekler. O doğru zaman geldiğinde ise bütün içsel hazırlıkları tamam olduğundan zorlanmadan oradan çıkar…

Bu sadece fiziksel tutsak olmanın değil, korkulardan ve zihinsel endişelerden de kurtulmanın yoludur… ne kadar korkarsanız, ne kadar uğraşırsanız o kadar batarsınız…

Bilinmeyenden korkuyoruz;  “Ne olacak acaba? Üstesinden gelebilecek miyiz?" ya da  "Sonunda ne olacağını bilirsem rahat olurum. Ne kadar süreceğini bilsem o bana yeter”  gibi bir sürü söylem vardır, sürece güvenmeyen ya da rahat olmak için sonucunu bilmek gerektiğine inanan… Peki, sonucu biliyorsun diyelim sana bu sonucun ne getireceğinden tam olarak emin misin? İstediğin şeyin sana iki ay sonra olacağı söylendi kesin bilgi verildi ve iki ayın sonunda da sana verilen bilgi gerçekleştiğinde senin istediğin şeyin iyi, güvenli, garanti olduğuna ne kadar güveneceksin…

Korku ve korkuyla hareket etmek sürekli devam eden bir döngüdür. Bu döngüyü kırmanın tek yolu sakin olup merkezde kalmak, kendine ve evrensel düzene güvenmektir…

Bilinmeyen bir sürecin içindeyken kendi merkezimizde olmak, en iyi yolu görebilecek kadar sakin kalabilmemizi sağlar… Fırtınanın sizi nereye savuracağını hiçbir zaman bilemezsiniz ama en sakin, en güvenilir yeri olan merkezinde kalırsanız en az hasarı alırsınız… Bizim fırtınalarımız korkularımızdır ve en sakin yeri başkasının sunduğu değildir, kendi merkezimizdir…

Evrensel düzen bize hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini gösterir. Her şerde bir hayır vardır der. Bilinmeyenin içinde istediğimizden daha güzel sürprizler gizli olabilir, olmayabilir de ama hayat öyle bir şey ki bize doğru zamanda doğru hareketi yaptıracak çözümü önümüze getirecektir… Bizim için en iyisini bize sunacağına güvenmek onu görmenizi sağlayacaktır. İnanmadan göremezsiniz…

Sürecin ilerlemesini gözlemlerken kendimizi bilmek ve güvenmek de önemlidir. “evet, benim bir hayat yolum var ve ben onda nasıl ilerleyeceğimi biliyorum. Şu an çözüm gözükmüyorsa oluşuyordur ve ben onu doğru zamanda görebileceğim” diyebilmektir…

Hayatınızda kaç kere yaşadığınız kötü bir olaydan dolayı şükrettiniz? Kaç kere ondan ders almayı başardığınız, bunu yaşadığınız ve daha fazla aynı şeyleri yaşamak zorunda kalmadığınız için şükrettiniz?

Merkür gerilemesinden kaç kere şikayetçi olmadınız? Onun getirdiklerini görmek için sabırla beklediniz…

Kaç kere hayırlısı olsun dedikten sonra istemediğiniz olduğunda hayıflanmadan kalabildiniz?

Güveni hep dışarıda ararız. Bizler gibi bir insandan medet umarız, onun desteği ile her şeyin değişeceğine güvenmek isteriz, sığınırız ama genellikle bulamayız çünkü güven dışarıdan verilemez… Kendimiz olmamız gerektiğini öğrenmeliyiz ve kendimize güvenmeyi öğrenmeliyiz. Dışarıda ne olursa olsun, dışarısı ne kadar güvenli gibi gözükürse gözüksün, güven duygusu içeriden gelir… En karanlık günde bile sağduyusunu kaybetmeyenler, kargaşaya kapılmayanlar, endişesi olmayanlar kendisi olanlardır, öze ulaşmış ve özle hareket edenlerdir…

Farklı bir şeyler oluyor diye korkmamıza gerek yok. Neden böyle oldu, kim yaptı, amacı neydi, neden bana yaptı? diye düşünürken onların istediği geleceği düşünmeye başlıyoruz, kendi hayalimizden, huzurumuzdan vazgeçiyoruz ve korkularımızı teker teker inşa ediyoruz. Neden olayların yönünün amacının ve sonuçlarının görünenden bambaşka olabileceğini göremiyoruz. Korkarak düşünmek, acabalara dalmak, kime güveneceğini sorgulamak bazen size de çok anlamsız gözükmüyor mu? O zaman insanların neden bu şekilde davrandığını düşünmekten çok, biz nasıl bir sonuç istiyoruz ona karar vermeliyiz. Diğerlerinin yaptıklarının ya da dış koşulların bizim yolumuzu belirlemesine izin vermeyelim. Korkup korkmamak bizim elimizde. Dış tehditler bize açık noktalarımızı gösterir, kaçmak yerine onları kabul edip kapatalım. Bir sonraki tehditte yaralarımıza ulaşmak isteseler de artık olmayan yaralara ulaşamazlar…

Koşullar aynı olsa da hayatımızdaki güveni ve huzuru bizim duruşumuz belirler... o zaman kendimize ve geleceğimize güvenmeyi seçelim…




12 Temmuz 2016 Salı

Dönüşüm Başlasın Nasıl Çalışır?



Genellikle insanlar Human Design analizinden sonra bir süre “Ben Jeneratör’müşüm, beklemem gerekiyormuş”, “şöyle bir kanalım varmış; böyle bir özelliğim olduğunun hiç farkında değildim“ şeklinde düşünürler ve konuşurlar… bir kitap alıp ya da internetten biraz daha araştırmayı tercih de edebilirler, yakınlarının haritalarını çıkartıp onlara bir göz atarlar… ama bu durumun etkisi birkaç haftayı geçmez, arada söylenen sözler, yaşanan olaylarda akıllarına gelse de sadece bilgi olarak kalır…

Analiz, çözümleme demektir ama bu çözümlemenin bir de hayata geçirilme aşaması vardır… Bütün o özelliklerin doğru ve yanlış kullanımlarını bilmek, fark etmek ve doğru hali ile kullanmak vardır. Evet, bir Jeneratörsünüzdür ama sürekli insanlara soru soranın siz olduğunuzun farkında değilsinizdir… İnsanların ihtiyaçlarına karşı hassas bir yapınız vardır ama yanlış kullanımla, siz artık insanların size ihtiyaç duymasına ihtiyaç duyan bir hal almış olabilirsiniz… Peki, sadece bir analizle bunu nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz… Zihin sizi yine aynı oyuna düşürürken sadece iki saatlik analizi hatırlayıp kendinizi bu oyuna düşmekten nasıl alı koyacaksınız… Biraz zor gözüküyor değil mi?

Tanrılar Okulu kitabının kapağından şöyle yazar: Hayatınızı zorbaca denetim altında tutan eski düşünme biçimlerini, köhne fikirleri, önyargıları ve boş inançları ve uzlaşmaları terk etmek için bir yönteme, bir sisteme, bir kaçış planına ihtiyaç vardır. Bir Okul’a ihtiyaç vardır. Kimse bunu tek başına başaramaz. İnsanın bunu daha önceden yaşamış ve üstesinden gelmiş bir kişiyle karşılaşması gerekiyor ve bu kişi, dünyanın kendisini uyutarak dayatma yoluyla anlattığı öyküsünden, ruhunu hapsettiği karanlıktan ve boğucu yasalardan kaçabilmeyi başarmış bir kişi olmalıdır.

İnsanın yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul ettiği inanç sistemini de değiştirmesi gerekmektedir. Kavgacı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp atması şarttır. 

Benim yapmak istediğimi çok net bir şekilde anlatan bir yazıdır. Web sitesi için yazıları hazırlarken, birden bire kitap elime geçti ve bu yazı gözüme çarptı; Dönüşüm Başlasın Programını anlatırken kullanmaya karar verdim…

Dönüşüm işleri çok ciddi konulardır ve insanlar genellikle içine bir dalıp sonra uzaklaşmayı seçerler… Ciddi bir konu olması olaya resmiyet katmayı gerektirmez. Bu resmiyet, belirli hareketlerden ya da belirli beklentilerden gelir… Ben daha samimi olunması gerektiğine biraz daha arkadaş, abla-kardeş ilişkisi gibi samimi bir ilişki içinde olunması gerektiğine inanırım… ciddiyetten kasılmış, resmiyet içinde dağılmış konuşmaların nasıl olurda bir etkisi olabilir… İnsanlar kendilerini açamadıktan sonra konuşmanın ne kadar anlamı olabilir, çalışmalar nasıl ilerleyebilir…

Görüşmelerimi genellikle sessiz bir kafede yaparım, Moda'daki çay bahçesi de mükemmeldir… “Ama kalabalık içinde ya da kafede sesler olur, garson gelir gider, müzik çalar, dikkat dağılır” diye düşünülür çünkü bu işlerin ofis ortamında olması zorunluluğu bir şekilde herkese empoze edildi… ofis dekorasyonu renkli ama sade olacak, mutlaka melek figürleri de olacak...

Aslında hiçte öyle olmuyor; sessiz, çok yoğun trafiği olmayan yerler var ve genelde insanlar bu tarz yerlerde daha samimi ve daha rahat ediyorlar… siz arkadaşınızla dertleşirken ortamdaki seslerden ne derece rahatsız oluyorsunuz… Bu aslında samimiyet için çok iyi bir ortam yaratmakta. Tabi daha önceden oluşmuş belirli görüşme ve seans odası şartlarının anlamsızlığını görene kadar… Madem bütün eski kalıpları yıkmaya başlıyoruz, bu kalıptan başlayalım…

Tabiki başta alışma süreci oluyor, insanların arkadaşlarına alışma süreci olduğu gibi... eski arkadaşlarıma nasıl pat diye bir şeyleri söylüyorsam, bazen sert, bazen şeker gibi oluyorsam Dönüşüm Başlasın görüşmelerinde de kendimi kısıtlamıyorum… Konuştukça, dertleştikçe artık geçmişteki yaşananların zannettiğimizden daha farklı olduğunu görmeye ve aslında yaşanılan acı, suçluluk ya da kurban gibi hissetmenin nasıl farklı şeyler olduğunu anlamaya başlıyoruz. Benzer şeyleri yaşayanları gördükçe, duydukça cesaret geliyor ve bu yolda devam etme isteği oluşuyor…

Zihin öyle oyunlar oynuyor ki tekrar tekrar aynı tuzaklara düştüğünüzü fark ettiğinizde bazen iş işten geçmiş oluyor ve  tüm dönüşüm sürecinden vazgeçiyorsunuz… Dışarıdan “birde bu açıdan bak, bu konuda açıklığın vardı acaba bunun etkisi ile bu şekilde düşünüyor olabilir misin?” diyecek birisine ihtiyaç oluyor… Sizi orada tutacak kendinizi affetmeyi öğretecek, bunu herkesin yaşadığını hatırlatacak biri gerekiyor… galiba bu kişilerden biri de benim…

Ben bu süreçten geçtim, kendi dönüşüm sürecimi başlattım… yedi yılın nasıl geçtiğini… nerelerde hangi tuzakların olduğunu, nerelerde insanların en çok pes etmeye eğilimli olduğunu, zihnin nasıl acımasızca bizi kendi yolunda ilerletmek için yaptığı oyunlarını biliyorum… Bu dünyada her şeyin olabileceğini görüp, kabul edip, yargılamadan dinleyebilmeyi öğrendim...

Elimizde bir sistem var, Human Design Sistemi…  bize kim olduğumuzu ve aynı zamanda kim olmadığımızı da söyleyen bir sistem… bize bir harita sunan ve nasıl kararlar almamız gerektiğini bize söyleyen bir sistem. Aslında tam da Tanrılar Okulunda söylenen sistem

Dönüşüm Başlasın bir yöntemdir, Human Design vücut haritanız üzerinden kişinin hayata bakışı, geçmişi ve yapmak istedikleri üzerine çalışmaktır… Dönüşüme giderken yol arkadaşlığı yapmak, destek olmak ve yolda tutmaya çalışmaktır… Bu genelde açıkça konuşmak ve gerekli uygulamalarla alışkanlıkları kırmak üzerinedir. Herkesin hassasiyetleri vardır ve bizim bunlara saygı duymamız gerekir ama bazen oralarda dolanmak ve orayı biraz daha hassaslaştırarak artık incinmez konuma gelmesine yardımcı olmak da gerekir… Bazen dost acı söyler durumu, bazen sırtınızı sıvazlayan bir profesyonel, bazen de birlikte neşelenecek, sıkıntı dağıtacak bir arkadaş… duruma, yere, şartlara göre belirlenen kişinin kendisine uyum sağlayacak bir yöntem… herkesin eşsiz yapısı olduğunu kabul ederken herkese aynı yöntem uygulanamaz değil mi?

Sadece analiz ile yetinip, üzerine hiç çalışmayıp, Strateji ve Otoritenizi kullanarak ruhunuzla bağlantı kurmayı öğrenemedikten sonra hiçbir ilerleme sağlanamaz… Dönüşüm Başlasın yöntem olarak, hayatın içine bütün bu bilgileri yerleştirmenizi ve kendiniz olma yolunda sapmadan ilerlemenizi hedefler…

Dönüşümden bu derece korkmayın, neden hayatınız bu hale geldi, neden kendinizi sıkışmış ya da boşluk duygusu içinde hissediyorsunuz, neden bir arayışa girme ihtiyacı hissettiniz? Bırakmayın burada, devam edin…

Bazen insanlar bilgi alıyorlar, çok heyecanlanıyorlar sonra devamını getiremiyorlar… kendileri ile yüzleşmekten kaçtıkları için bahaneler yaratıyorlar… maddi sıkıntı, işlerin yoğunluğu, sağlık sorunları vs… hepsinin bahane olduğunu biliyoruz, buna cesaret edemediklerinden belki sadece sözel olarak kullanıyorlar belki de fiziki düzlemde yaratıyorlar… maddi sıkıntısı olan yaz tatili için para bulurken ya da perdelerini değiştirecek maddi gücü bulurken kendisi ve geri kalan hayatını ilgilendiren bir konu için bulamıyorlar… iş yoğunluğundan yakınan birisinin ise hafta sonları hiç yerinde oturmadığını görüyoruz…

Bunu kimse için yapmıyorsunuz sadece kendiniz için yapıyorsunuz… kendinizden kaçarken kendiniz için ne yapabilirsiniz ki… perdenizi çok beğenebilirler ama her akşam sizin sıkıntılı halinize iyi gelmeyecektir; tatil, mola iyidir ama hayata bakışınız, yaşamınıza bakışınız, kendinizi yaşayışınız değişmediği sürece etkisi bir haftadan fazla devam etmeyecektir, enerjiniz ve moraliniz yine eski seviyelerine inecektir…

Bırakın artık kendinizi kandırmayı… Cesaretinizi toplayın ve bir yerden başlayın dönüşüme… Kendinize zaman ayırın, kendinize para ayırın, kendi mutluluğunuz ve çevrenize saçacağınız ışık için kendinize yatırım yapın… Önceliğinizi kendinizden çok dışarıya ve diğerlerine vermeye devam ettikçe hayatta hiç ilerleyemezsiniz, eski kısır döngünün içinde döner durursunuz… kafesin içinde dönen fare gibi sürekli dönersiniz, sadece kafesin rengi değişir siz aynı kalırsınız…



9 Temmuz 2016 Cumartesi

Çocukluğumuza Bir İnelim…

 “30 yaşına kadar hayatım hep beklemekle geçmiş, birileri benim için bir şeyler yapacak, sunacak diye sadece beklemiştim ve bana “ne istiyorsan onu yapabilecek gücün var, sadece bilgi ver ve yap, sana bir şeylerin sunulmasını bekliyorsan yaşam seni cezalandıracak ve sana hiçbir şey gelmeyecek” denildi… En temel şeydi bu hayatımdaki beklemek ve evet bana hiçbir zaman bir şey sunulmadı, onun için vasat, sorunlu ve sinir harbi içinde geçen bir hayatım oldu. İnsanın kendisinden 180 derece farklı bir hayatı yaşaması o kadar ilginçti ki…  Benim web sitemde kendimi anlattığım sayfadaki yazımdan alıntı. Bir insanın aslında kendi yolundan nasıl çıktığının ve bambaşka bir hayatın içinde kendini bulmasının örneğidir… 

Bu resimdeki kollarından sıkıca tutulup, kımıldamaması sağlanan çocuk benim… Fotoğrafta benim de olmam için babam "Ebru’yu tutun" dediğinden, ablam ve kuzenim beni sıkıca tutuyorlar. Bu kayıt altına alınmış tek bir kare… Bir Manifestör çocuk bunları çok yaşar. Sadece çocukluğunda değil, tüm hayatı boyunca yaşar… Ra’nın bir sözü vardı “Manifestörlere herkes tasma takmak ister, çünkü ne zaman ne yapacaklarını kimse kestiremez”… işte bu durdurulma ve kontrol hali ise bizim doğamıza aykırı bir durum… bu bizleri öfkeli ve çekilmez kılan…

Bir manifestör çocuk bir şeyi yapmayı öğrendiği anda her şeyi kendisi yapmaya başlar… çok sabahlar hatırlarım evde herkes uyurken kapıyı açıp dışarıya oyun oynamaya gittiğimi… ablam anlatır, sürekli ortalıktan kaybolduğumu, mahallede aradıklarını ve beni kendi kendime oyun oynarken bulduklarını…  3 yaşındayken bir yaz akşamı annem çamaşır yıkıyordu ve sahile gidebilmek için önce çamaşırın bitmesi gerekiyordu, bana öyle söylenmişti. Annem makinenin başından uzaklaştığında sırf işler aksamasın diye makineye uzanıp, içinden çamaşır alıp, merdanede sıktırmaya çalıştığımı ve o sırada kolumu da merdaneye sıktırdığımı hatırlarım… bileğimdeki izi de her zaman hatırlamama neden olur ama bunlar bir Manifestör çocuğun yaramazlığı değildir. Yapabileceğini bilir, bu sahile gitmeyi gerçekleştirmek için yapılacak bir eylemdir. Manifestör çocuk ile ailesi arasında izin istemeye dayanan bir iletişim olmalı…  Her zaman manifestör çocuğun yapmak istediği güvenli olmaya bilir :)

Diğer tiplerdeki çocuklara istemeleri, atılmaları, girişimci olmaları öğretilirken, hatta yetiştiriliş tarzı bu iken doğal yapısı bu olan tek tipteki çocuklar ise durdurulur, yapmasına izin verilmez. Hatta ondan ne yapması söylenilene kadar beklemeleri öğretilir, tasması takılır boynuna ve yoğun bir ceza programı uygulanır… Benim için ceza programı ya da şiddet uygulanmasa bile ciddi derece üzerimde baskı vardı ve korkutulmuştum. Bana söylenmeden bir şey yaparsam başımın belaya gireceğini ve söz dinlemenin daha güvenilir olduğunu çözmüştüm, şartları çok zorlamamıştım… Bütün bunlardan dolayı da insanların benim için ne dedikleri ne düşündükleri önemliydi çünkü ucunda cezalandırılmak olabilirdi… Zamanla Manifestör çocuk ya sadece bekleyen bir hal alır ya da tüm bu sınırlamalara karşı baş kaldırıp, asi, sürekli öfke kusan bir hal alır… ben pasif-agresif olmayı seçmişim.

Ortaokulda, Türkçe dersi için beklerken öğretmenimiz elindeki cetvelle tahtaya vurdu ve sınıfı susturdu,  herkesi ayağa kaldırdı ve tek tek cetvelle ellere vurmaya başladı. Sıra bana geldiğinde beni yerime oturttu ve benden sonraki arkadaşımla devam etti. Benim haricimde herkes cetvelden nasibini aldı… Öğretmenimiz güzel bir konuşma yaptı. Bütün sınıfı beş dakika boyunca izlediğini sınıfta herkesin ayakta olduğunu, gülenlerin, şakalaşanların, bağıranların olduğunu, sadece benim önümdeki kitapla ilgilendiğimi söyledi… doğruydu sadece ben sakince oturmuş ve kitaptan bir şeyler okuyordum… Bu aslında otorite altında ezilmeye başlayıp, artık başım daha fazla belaya girmesin şeklinde düşünce yapısına kapılan, kendinden vazgeçen Ebru’nun geldiği durumdu…

Ama asıl cezalandırılmanın beklediğim zaman olduğunu çok sonraları anladım… Yapısal olarak kapalı  aura içine nasıl olurda soruları, fırsatları alabilirdim; nasıl olurda bir Jeneratör gibi fırsatlar benim ayağıma gelebilir ki… beklediğim için asıl cezalandırılıyordum, çünkü bana hiçbir şey gelmiyordu… hayattan ve gelecekten istemekten, hedeflemekten, gerçekleştirmekten vazgeçmiştim ve sadece birisi istesin ya da ne yapacağımı söylesin diye bekliyordum… Sonunda 30 yaşıma doğru gelirken bu cezalandırılma dayanılmaz boyutlara ulaştı ve “artık yeter” diye bağırıp cezalardan korunmak için çevremde oluşturduğum kabuğumu kırmaya karar verdim…

Bir Jeneratöre, Projektöre beklemesi gerektiğini, auralarının çalışma şeklinin böyle olduğunu söylediğimizde bunun çok zor olduğunu söylerler, çünkü onlar çocukluklarından itibaren ileri atılmayı, istemeyi, girişimde bulunmaya alıştırıldılar ve onlara gelmesini beklemek doğal halleri olmasına rağmen, zihin (nefs) için bu durumu öze karşı kullanmak çok daha kolaydır. Artık alışkanlık haline gelmiş olan öne atılma hali zihinle pekişmiş ve doğal hallerini yaşamak zorlaşmıştır. Benim için ise beklemek dünyanın en kolay eylemiydi. Zihin o konuda o kadar rahattı ki yıllarca bekleyebilirdim, benim için de istediğin şeyi yapmak, atılmak çok zordu…

Yukarıdaki resmi anlatırken babamdan, ablamdan, kuzenimden bahsettim ve kimsenin bir suçu olmadığının özellikle altını çizmek isterim… İsterseniz buna karma deyin ya da başka bir şey ama ben zaten dünyaya bunu yaşamak için geldim, ailem olmasaydı okulda olacaktı, belki aile büyükleri olacaktı, belki büyük trajik olaylar beni aynı konuma getirecekti… sonuç olarak ben bir şekilde yine koşullandırmalar altında kalacaktım… Onun için önemli olan suçluyu bulmak değil, kendini bulmak…

“Ben ilk aşamalarda çok zorlandım; eski alışkanlıklara, eski çevrenizin sizi tanıyış şekline ve eski seni istiyoruz baskılarına karşı koymak çok kolay bir şey değildi… Farklılığını yaşamak, homojen düzenin dışına çıkmak, koşullandırmalardan sıyrılmak, kendini yaşamak; çalışma istiyor, azim istiyor, dirayet istiyor. İşte bu DÖNÜŞÜM sürecine hazır olanların elinden tutmak ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya karar verdim. Bu dünyadaki en güzel şey ve en doyum verici şey, kendini yaşamak, kendini sevmek; işte bu her şeye değer. “  yine kendimi anlattığım yazımı böyle bitirmiştim…

Sadece tip değil, diğer bütün potansiyel zihin oyunlarının temelleri çocuklukta atılıyor. Strateji ve Otoritesini unutan bir çocuk, ruhu ile bağlantısını kaybetmiştir, bütün hayat yolu değişmiştir. Onu tekrar yoluna sokması gerekir... Evet kolay değil ama imkansız da değil… Yapılabiliyor…

Her çocuk kendi Strateji ve Otoritesinde uzman olarak doğar ve zamanla bu ellerinden alınır… Eğer ki aklınızda “ama bir yerlere gelebilmesi için bütün dayatmaları yapması gerekir, onu herkes gibi yetiştirmezsek ezilir, geri kalır” gibi şeyler düşünüyorsanız dünyaya bakışınızı yeniden gözden geçirmek zorundasınız demektir… çocukları kendilerinden uzaklaştırarak zorunluluklar içinde yetiştirmeye çalıştığınız her an onun hayatından çaldığınızı sakın unutmayın…

Çocuklarınızı koruyabilmek için yapabilecek en önemli şey, çocuğun doğal Strateji ve Otoritesini unutmasına engel olmaktır, onu kendisi olarak büyümesine izin vermektir… Belki bale yapamıyor olacak, belki sizden farklı yapısı olacak, belki dışarıdan sizin istemediğiniz bir çocuk profili çizecek ama o bütün hayatı boyunca sağlıklı ve mutlu olacaktır… çünkü kendi olacaktır… bu sayede her zaman ayakları üzerinde duran, kendini ve ne istediğini bilen bir birey olacaktır.





9 Haziran 2016 Perşembe

Re-aksiyon: Tekrar Eden Eylemler ve Kısır Döngüler


Doğduğumuz anda ÖZ halimiz belirlenip mühürlenir ama aynı zamanda tüm koşullandırmaların da etkisi başlar. Bebeğin ilk koşullandırmaları annesiyle,  daha sonra tüm aile ve çevresiyle olan aurasal etkileşimle başlar ve yavaş yavaş artık öz halinden uzaklaşır. İlk yedi yıl bu koşullandırmalar onun bütün kısır döngülerini, bütün refleks tepkilerini, bütün davranış kalıplarını oluşturur…

Bu ilk yıllarda etkisinde kaldığımız koşullandırmalara uygun hayatlar seçeriz… Haritamızdaki açıklıklarımız buna neden olur. Zihin o konuda çok hassastır ve doğru karar verme yolu elinden alınan çocuk, zihnin bu oyunlarına bir refleks geliştirir… 

Aksiyon kelimesi TDK’da “Bir kuvvetin, maddi bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması; eylem” anlamına geliyor. Reaksiyon ise “tepki” anlamına geliyor. Aksiyon-reaksiyon, etki-tepki demektir. Başka şekilde bakıldığında ise Re-aksiyon, eylemin tekrarı anlamına geliyor. 

Re-aksiyonu örneklerle açıklamak gerekirse Solar Plexusu (SP, duygular) tanımsız olan bir çocuk, SP tanımlı olan annesinin duygusal dalgasını zamanla kendi dalgası zanneder ve o dalgada kaybolmaya başlar.  Üç yaşında söylediği bir söze, annesi duygusal dalgasında dipte olması nedeniyle öyle bir patlar ki çocuk kendini suçlar. Zamanla yaşadığı bu olay üzerine tekrar eden eylem olarak artık gerçekleri söylemekten kaçınan bir hal alır… Genel Re-aksiyonu başkasını üzmemek, kızdırmamak için gerçeklerden kaçmayı tercih etmek olur… Bu bir reaksiyondur, çünkü söylemesi gereken yerde bile söylemiyordur.

Kalp merkezi tanımlı bir baba, oğlunun verdiği bir sözü tutmaması üzerine, ona iradeli olması ve verdiği sözleri tutması konusunda öyle bir baskı yapmıştır ki; kalp merkezi açık olan çocuk kendini kanıtlamak için bütün hayatı boyunca çok büyük sözlerin altında ezilmeye mahkum kalır. Her söz veriyor musun sorusuna tutamayacağını bilse de “evet” der…

Bunlar artık kısır döngüler şeklindedir çünkü ailesine benzeyen özellikleri olan insanlara aurasal olarak çekilirler, bir şekilde hayatlarının parçası yaparlar. Her re-aksiyon gösterdikleri durumda ise hayat sadece tekrar eder…

Aurasal etkileşimde bu açıklarımızı tamamlayan insanlara çekildiğimiz bir gerçek. Bunu değiştirmek imkansız olsa da  re-aksiyonları aksiyonla değiştirmek mümkün…

İnsan ilişkilerinde kısır döngüler vardır ve onları  kırmak için bazen tam ters davranılır… “ hayır bu sefer benim istediğim gibi olacak” denir ve yine hiçbir şey değişmez… işte bu da kısır döngüdür. 

Bir filmde görürsünüz ya da yakın bir arkadaşınız tam tersini yaptığında her şeyin çok farklı olduğunu görmüşsünüzdür ama sizde işe yaramaz. 

Zihin derki “hadi birde bunu deneyelim, bu sefer her şey değişecek” ama bu da bir tepkidir, bir re-aksiyondur; bir arayıştır ama yaşayış değildir… 

Zamanlamayı genelde tutturamazsınız ve yine aynı şey ile sonuçlanır, kocaman bir hüsran, kocaman bir başarısızlıkla… Re-aksiyondan kaçmak bu şekilde olmaz; tam tersi şekilde davranmak değildir, örnek almak değildir, aslında doğru zamanda doğru şekilde davranmaktır…

Strateji ve Otoritesi ile hareket ettiğimizde, o an ruhumuzla olan iletişimimizle her şey yeniden şekilleniyor… 

Solar Plexus'u tanımsız olan bir kişi doğru zamanda gerçekleri konuşma fırsatı bulabiliyor ya da kalbi tanımlı bir kişi söz vermeden ondan istenilen şeyi onun için uygun ise gerçekleştirebiliyor. Doğru kararlarla hayat aslında tekrarsız ve eşsiz hale geliyor…

An'da yaşama denilen şey aslında bu; çünkü her re-aksiyon ilk yedi yılın tekrarı oluyor. Orada hissedilen duyguların, öğrenilen kalıpların birer tekrarı; ne şimdiki zaman oluyor ne de gelecek, hayat sadece geçmişten ibaret oluyor çünkü hep tekrar içinde oluyoruz…

Dünyaya aynı şeyleri yaşamak için gelmedik. Ruhumuz farklı deneyimler istediği, değişim ve gelişim istediği için bu derece sıkılıyoruz hayattan, bu derece tekrardan bunalıyoruz…

Strateji ve Otorite ile yaşamak ise anda kalmamıza neden oluyor; koşullara, insanlara ya da gezegen transitlerine göre değil kendi ruhunuzla o an kurduğunuz bağlantı ile o anı yaşıyorsunuz… Otoritesi duygusal olanlar, “bizim otoritemiz anlık değil ki” diyebilirler ama onlarınki de anlık. Zaman kavramı çok göreceli ve sizler için “an” duygusal dalganızın kendini tamamlaması demek;  anda kalmak dalganızı takip etmek demektir…

Hareketleriniz, kararlarınız tahmin edilemez olsun. Bize anlatılan bir durumda, izlediğimiz bir filmde ya da okuduğumuz bir kitapta geçen olay için “ben olsam asla böyle yapamam”, “çok kızardım”, “terk ederdim”, “kaldıramazdım” gibi tepkiler veririz, kendimizi hemen o konuma sokarız. Sizin başınıza geldiğinde ne yapacak olduğunuzu biliyor olmanız bir aksiyon mudur, re-aksiyon mudur? 

Önceden aldığımız tüm koşullandırmalarla oluşan reaksiyonlarımızdan dolayı daha yaşamadan kendimiz zannettiğimiz zihnimiz kararı tahmin ediyor… Tahmin edilemezden kastedilen dışarıya karşı gizemli olun, ters köşe davranışlarınız, kararlarınız olsun demek değil, kendi zihniniz bunu bilemesin demektir. Strateji ve Otorite bunun için önemli, çünkü çıkan karar tahmininizden büyük olasılıkla çok farklı olacaktır… Arınmanın ilk dönemlerinin zorluğu da bundandır…

Zihin kendi istediğinin olması için oradan oraya sürükler bizi ama kararın sonucu hiç değişmez: tatminsizlik, öfke, hayal kırıklığı… Olduğumuz yeri bilebilen tek şey ruhunuz, büyük haritayı, hangi yönün daha heyecanlı olduğunu o görebiliyor… Onunla bağlantı kurmadan verilen her karar sizi aynı sonuca götürür: tekrar eden sıkışmışlığa, bıkkınlığa, yorgunluğa… Oysaki hayatın en büyük amacı neşeyi, coşkuyu yaşamak ve sevmektir...


1 Haziran 2016 Çarşamba

Oysaki Sevgi


“Sahi neydi sevgi? Sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.”

Oysaki sadece olduğu gibi kabul etmekti… Özünü görebilmekti…

Sevgi, herkesin dilinde dolanmasına rağmen kimsenin anlatmayı tam olarak başaramadığı çok geniş bir kavramdır… Sevginin her halinden sırası geldiğinde konuşacağız ama bugün “G Center” halinden başlayalım…

G Center, Human Design’da sevgi ile ilgili olan merkezdir… Herkes Kalp Merkezini sevgi ile bağdaştırır ama aslında G Center’ın konusudur. İnsanlığın yaklaşık %50’sinde bu merkez tanımsızdır; sevgi, sevilmek ile ilgili açıklıkları vardır.

Benim haritamda da G Center tanımsızdır; sevildiğimi ne çocukken ne de büyüdüğümde hissedemedim. Manifestör auram da geriye itici ve kapalı olduğundan mesafeli ve soğuk gözükmeme neden olur... İnsanları kendinden uzak tutan bir aura ve sevgiyi hiç hissedemeyen tanımsız bir G Center… Bende baya yüklü bir durumdu… Daha çok tavizler, ödünler vermeme neden oluyordu ve insanların bu açıklığımdan vurmaya çalışmalarıyla mücadele etmek zorunda bırakıyordu… “bunu yapmazsan seni sevmem, böyle olmazsan seni istemem” gibi durumların değişik versiyonları yaşanıyordu...

Bu durumda zihin (nefs) sevgiye sahip olabilmek için yanlış kararlar alınmasına, yanlış hareket edilmesine neden olur, sevginin peşinde koşturur…

Çocukluk yıllarımda, ablalarımla aramdaki yaş farkından dolayı hep istenmeyen, kaza olan, mecbur kalınan çocuk olduğumu hissederdim. Hiç kimsenin böyle bir söylemi ya da davranışı olmamasına rağmen… Son birkaç yıldır ablamlar, anne ve babamızın çocukluğumuzda en çok beni sevmesinden yakınmaya başladılar. Eskiden hiç bu konular konuşulmuyorken, şimdi ciddi şekilde aslında sevildiğim söyleniyor. Aynı ortamda olan, aynı şeyleri yaşayan insanlar olaylara nasıl farklı bakıyorlardı. Hepimizin zihni kendi açıklarımıza göre yorum yapıyordu… Çok ilginç konuşmalar oluyor ve hayretle onların neler hissettiğini dinliyorum. Biraz geç oldu ama baya keyifli oldu.

En büyük farkındalığımı ise yaklaşık üç yıl kadar önce, çok yakın olmadığım bir arkadaşımla tartışmaya başladığımda yaşadım… Ben onun davranış şekli için yorum yaparken, bir an durdu “işte seni bunun için sevmiyorum” dedi… Bu sözü duyduğumda içimde bir öfke ile korku karşımı bir duygu belirdiğini fark ettim. Kendi içimde “İyi de benim söylediğim şey ile beni sevmemesinin ne alakası var, yanıt bu mudur” dedim… Toparlandım ve ona “senin beni seviyor olmanın neden önemli olduğunu düşündün ki” dedim…

Arkadaşın haritasını biliyordum, baya tanımlı bir G Center’ı vardı ve zihni beni oradan vuracağını düşünüyordu, benim açıklığımı bilinçsizce biliyordu… Bizler aurasal olarak etkileşim halindeyiz ve birbirimizi sürekli olarak bu açık noktalardan test ediyoruz. Hayatın düzeni bu, açıklıklarımızı tamamlayan değil, oralardan bizi geliştirecek insanlara çekiliyoruz…

Strateji ve Otorite ile ruhumuzla karar aldığımızda, zihnin bu açıklığa olan tepkisine de dur demiş oluyoruz ve büyük farkındalıklar için kendimizi hazırlıyoruz. Bu sayede açıklıklar zamanla bilgeliğe dönüşüyor. Alınan her doğru karar, sevilmek ya da sevgiyi hissetmek için atılan her adımın sadece zihnin oyunu olduğunu gösteriyor, zamanla sevgiye olan bakışı ise tamamen değiştiriyor…  

Sevgiyi hissetmeyi şuna benzetiyorum: Gözleri kapalı iki kişi ve ikisinin de önünde birer kase dolusu çilek var. Birisi burnundan nefes alıyor ve aldığı her nefesle birlikte burnundaki koku sinirleri uyarılıyor ve hissediyor çileğin güzel kokusunu. Diğeri ağzından nefes alıyor, dolayısıyla ya çok az duyuyor kokuyu ya da hiç duyamıyor... Aslında çilekler orada ve eşit miktarda ama biri hissedebiliyor. Açık G Center’ı olanlar ağızdan nefes alanlar gibidir, sevgiyi fark etmezler ve bulmak için koşturup dururlar,  biraz sakin olsalar sevginin önlerinde olduğunu fark edecekler…

Bizler kendimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimizde, sevdiğimizde diğer her şeyi seviyor hale geliyoruz. Kendi sorunlarını, açıklıklarını, hatalarını, geçmişini, zihin oyunlarını gördükçe ve yine de sevebildikçe aynı şeylerin diğer insanlarda da olduğunu fark ediyor… senin zihnin sevilmek için mücadele ederken diğeri belki kendini kanıtlamak için uğraşıyor, bir diğeri stresle mücadele edemediği için farklı şekilde karar alıp hayatına devam ediyor… İnsan kendini sevdikçe diğer her şeyi anlamaya, kabul etmeye ve sevmeye başlıyor…

Koşulsuz sevgi bu olsa gerek… her durumda, her koşulda, her açıklığı, her kararı ile sevebilmek…

Sevgi sunulmaz, sevgiye sahip olunmaz, sevgi sadece vardır… Yönü yoktur, olmadığı yer yoktur, sadece hissedememe vardır ve o da görecelidir, yani sadece kişiye bağlıdır… Zaten kastettiğiniz koşullu sevgi ise koşullar sağlanmadan hissedemezsiniz… Koşullar sağlanmadan sunamazsınız da… o sevgi de değildir, beklentilerin karşılanmasıdır.

Zihin her ne kadar sevgiye sahip olmak için bizi koştursa da Strateji ve Otorite ile karar alarak onun bu oyununa boyun eğmemeyi öğrenebiliriz…



25 Mayıs 2016 Çarşamba

Asla Kendinizden Vazgeçmeyin!


Bir önceki, Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım yazımın girişinde bir arkadaşımla konuşmamızdan bahsetmiştim. Ona “Her şeyi ne zaman anlatacaksın?” diye sormuştum yanıtı “hiçbir zaman maalesef“ olmuştu…  Bu konuşmadan tam dört gün sonra onun anlatmasına gerek kalmadan her şey önüme serildi… Hayat sürprizlerle dolu…

Benim yaşadığım dönüşümün, dünyevi düzlemdeki yansımalarının ciddi örneklerle görüldüğü bir dönem. Geçen hafta gerçekleşen olayları bundan 6-7 yıl önce yaşasaydım isyan, öfke, kızgınlık gibi duyguların içinde darmaduman olabilecekken; şimdi ise öğrendiklerim beni, iç huzurumu etkilemedi, kabul ettim ve şükran duydum… Hayatımda hiç bu derece şükran duygusunu hissettiğimi hatırlamıyorum… Bu olayın ana karakterine çok içten teşekkür ettim…

Strateji ve Otorite, karar verirken ruh ile iletişim kurup hareket etmek diyorum ya… Bu yaşanılan olayın konusunda, son 6 yıldır, kararlarımı bilinçli olarak kendi Strateji ve Otoriteme göre aldım…  Yolum zikzaklar çiziyordu. Beni tanıyanlar ne yaptığıma anlam veremiyor ya da beni farklı şekillerde yargılıyorlardı. “Sen bunu hak etmiyorsun, kendine neden bunu yapıyorsun” gibi söylemleri yıllar içinde çok duydum… Evet, görünüş tamamen onların söyledikleri gibiydi. Aldığım kararlar çok mantıklı gözükmüyordu ama zaten mantık da aramıyordum. Ben kendimden vazgeçmedim, Ruhumla hareket ettim.... Kendim olma yolunda zorlansam da bu mücadelemden vazgeçmedim... 

Bu konuda o kadar çok karar verme sürecim oluyordu ki duygusal dalgamı takip etmeyi öğrenmek için inanılmaz tecrübe ediniyordum… Her karar beni kendi gerçeğime biraz daha yaklaştırıyordu. Pasif olmayı seçen Manifestör artık parlamaya başlıyordu. Kendi niteliklerimi doğru kullanmayı öğreniyordum, hatalarımı, düştüğüm kısır döngüleri bu sayede görebiliyordum. Her aldığım kararı uygulamaya çalışırken zihin oyunlarımı görebiliyordum. Her verilen kararla, iyi ya da kötü diye nitelendireceğimiz ama gerçekte benim yönüm olan doğrultuda ilerlerken; üzerimdeki kirden pastan arınıyordum… Değişimler sadece bu konuda değildi, hayatın her alanına yayılıyordu. Benzer olayları çok farklı yerlerde tekrar tekrar yaşayabilecekken artık bambaşka bir hal aldı, kırıldı o döngü... Kendime güvenmeye başladım, kendi değerimi görmeye başladım, kendimi sevmeye başladım, geçmiş yüklerimden arınmaya başladım… ve sonunda Merkeze kendimi koymayı başardım... Dış koşulların, diğerlerinin isteklerinin, beklentilerinin, sömürülerinin ya da koşullandırmalarının artık etki edemediği, kendi merkezime dönmeyi de başarıyorum…

Aslında bu anlatılamıyor… Kendi içimden yeniden doğmuş gibi hissediyorum…

Ruhsal konularda öğretilen bilgilerin takibi zor, anlaması zor, uygulaması zor. Herkesin kendine has zihin oyunları var. Verilen örnekler genelde size uymuyor, sizin ihtiyacınız olan şey genel kanıya aykırı ise oraya eğilmiyorsunuz ya da yanlış çalışıyorsunuz, gereksiz efor harcıyorsunuz. Ruhunuzla nasıl iletişim kuracağınız, kalbinizi nasıl dinleyeceğiniz anlatılamıyor… Burada Strateji ve Otorite inanılmaz bir dayanak noktası oluyor.

Human Design (İnsan Tasarımı) için ise sadece bir analiz ya da elinizin altındaki bir kitapla her sorunuza çare bulacağınızı da zannetmeyin… Uygulamaya sokmak için kendinizi motive edin, sizi motive edecek destek olacak birilerini bulun… Kendi zihin oyunlarınızı konuşabileceğiniz birilerine ulaşın… Kendi Strateji ve Otoritenizi takip ettiğinizde ve kararlarınızı bu şekilde aldığınızda, bu bilgiyi kullanmayı öğrendiğinizde, elinizde diğer her şeye göre daha somut bilgi oluyor.

Kendinizden asla vazgeçmeyin… Kendiniz için bir şeyler yapıyorum sanarak oyalanmayın artık harekete geçin, bir yerden başlamazsanız yolda nasıl ilerleyebilirsiniz… 7 yıl uzun diyerek zaten bir sürü zaman kaybetmediniz mi?

Yuvaya dönüş için adımlarınızı atmaya başlayın… 

Sizin de Dönüşümünüz Başlasın…

Not: Daha önce Yuvaya Yolculuk yazımda bendeki değişim sürecinin aynı adı taşıyan kitapla nasıl uyumlu olduğunu anlatmıştım. Ben kendi dönüşüm sürecimin 7.yılındayım, kitaba göre ise 7. ve son evde, Kendi Değerini Bilme evindeyim…



17 Mayıs 2016 Salı

Gerçekleri Konuşmaya Başlayalım…


Birkaç gün önce bir arkadaşıma bir mesaj gönderdim ve “Ne zaman her şeyi anlatacaksın?” diye sordum. Bir Manifestör olarak olayı başlatmak bana düşüyordu. Yanıt “Hiçbir zaman, maalesef” oldu… O benim gerçekleri bilmek istediğimi zannediyordu, ben ise onun altına girdiği bütün bu gizliliğin ve yalanların yükünden kurtulmasını istiyordum.

İnsanların gerçekleri saklamasının çok farklı nedenleri vardır… Kendisini farklı göstermeye çalışmak, kendisini sevdirmek ve kabul ettirmek, diğer kişiyi üzmemek, manipüle etmek, ilgisini çekmek, kandırmak, terfi etmek, daha çok satış yapmak… Bir sürü nedenden dolayı gerçekleri saklarız ya da yalan söyleriz. Bu yalanların içine bahaneler üretmek, pembe-beyaz yalanlar, tutulamayacak sözlerin verilmesi de girer…

İnsanlar nasılsa dünyaları da aynıdır. Ben bunu gözümde şöyle canlandırırım: küçük bir küre ve onu tamamen kapsayan çok daha büyük bir küre vardır; küçük olan kişisin kendisi iken büyük olan onun yarattığı dünyasıdır. Büyük küre tamamen küçüğün bir yansımasıdır… İnsanlar bir araya geldiklerinde bu büyük küreler kesişse bile yine herkes kendi yansımasını görüyor, kendi dünyası içinde yaşamaya devam ediyor…

Dünya, bizim yansımamız ise gerçeklerden kaçmak, saklanmak, gizlenmek sadece dünyamızda olan bir şey değildir; kendi içimizde de kendimizden kaçıyoruz demektir. Kendimize yalan söylüyorsak dünyada da söyleriz…

Bir şeyleri gizlemeyi alışkanlık haline getiren bir insanın kendisinden neleri gizlediğini düşünebiliyor musunuz? Özellikle vücut haritasında, Solar Plexus (Duygular) merkezi tanımlı olmayanlar ekstra kendilerini gözlemlesinler; onların gerçeklerden ve yüzleşmelerden kaçmak için yapmayacakları yoktur…

"Tanrı ile Sohbet 2” kitabını okuduğumda, benim en çok dikkatimi çeken GERÇEĞİ SÖYLEMENİN BEŞ BASAMAĞI oldu. Öyle uzun uzadıya anlatılan bir konu değildi sadece liste halinde yazılmıştı, açıklanmıyordu ama yine de benim dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Bu basamaklar:

·         Kendine kendin hakkında gerçeği söylemeye başla:
Arınmak, ruhsal konuların en temelinde var değil mi? Peki, kendine itirafta bulunamayan bir insanın arınma süreci nasıl başlar? Nasıl ilerleyebilir?

Bu çalışmaya başlamadan önce kendi içimdeki bazı farkındalıkları kabul edememe ya da kendime yakıştıramama durumunu herkes gibi ben de yaşadım. Human Design’da kendi olmama ve zihinsel oyunların kalıplarını öğrendiğim için biraz daha şanslıydım, çünkü duymuştum bunları ama daha derine inerken zorlanıyor yine de insan. Bir süre sonra olaylar karşısında verdiğim tepkilerin, kızgınlıkların nedenini kendime sormakla başladım. Bu neden oldu diye düşünürken, kendimden kaçtığımı ve sorumluluğu üzerime almadığımı fark ettim. İşte o andan itibaren kendime, kendimle ilgili gerçeği söylemeye söz verdim. Bu artık bir çalışmadan çok bir oyuna dönüşmüştü…

Kendinize gerçeği söylemeye başlayınca kendinizi kabul etmeye de başlıyorsunuz. Bir süre zorlansanız da eşik değeri geçtikten sonra artık her şey “Aferin, bunu da fark ettim” kıvamına geliyor. Burada önemli olan, her fark edişin, her itirafın büyük bir başarı olduğunu görmek, kendinden utanmak yerine bunun büyük bir nimet olduğunu anlamaktır… Kendinizi yargılamaktan vazgeçme noktasıdır.

·         Başkası hakkındaki gerçeği kendine söyle:
İnsanları olduğu gibi kabul etmeye başlamanın ilk adımları da burada atılıyor. Çünkü siz diğerleri hakkındaki düşüncelerinizi “ama”, “belki”, “ya gözüktüğü gibi değilse” şeklinde maskelerle üstünü kapatarak bir hayale ya da kabusa inanmak istiyorsunuz. Diğer kişiyi olduğundan farklı görmek istemenizden kaynaklanıyor ama kendinizi kandırmaya bir son vermek ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye başlamak gerekiyor. İşte başlangıç noktası burasıdır.

Aradan zaman geçtikçe arkadaşlarım, ailem ya da iş yerindekiler hakkında fark ettiklerimi üstünü kapamadan kendime söyledim… Bu kısım kolay olmadı çünkü bunun gerçek olup olmadığında emin olamıyordum sonra anladım ki bu “benim” onlar için gerçeğim…

·         Kendin hakkındaki gerçeği başkasına söyle:
Bir süre sonra kendimle ilgili farkındalıklarımı ulu orta söyler, kendimi baya baya anlatır hale gelmiştim. En kötü yanlarımı bile konuşabilmek aslında kendimi kabul etmemin en büyük göstergesiydi. Diğer kişinin yorumları ya da düşüncelerinden bir süre çekindim, utandım ama onlarında sadece kendi endişelerimden kaynaklı olduğunu fark edip çok daha açık ve rahat olabildim. Ben kendimden memnunsam diğerlerinin ne düşündüğünün ne önemi var ki…

Artık bu aşamada kimseye kendinizi sevdirmeye çalışmanın, hanım hanımcık olup, hatasız birisi gibi davranmanın hiç anlamı olmadığını anlıyorsunuz… İnsanlara diyorsunuz ki “ben buyum ve ben kendimi bu şekilde kabul ediyorum”. Artık incinmekten, incitilmekten korkmuyorsunuz çünkü kendiniz bunu açıkça söyleyebilecek güce sahip olduğunuzda artık orada acıtılabilecek yara kalmamış oluyor…

·         Başkası hakkında gerçeği başkasına söyle:
Kendisi ile ilgili gerçeği duymayı herkes kaldıramayabiliyor ama kaldıramayacakları, sizin gerçek olarak nitelendirdiğiniz şeylerin değişmesi ya da saklanması anlamına gelmiyor. Önemli olan gerçeklerin nasıl söylendiği, Strateji ve Otoritenizle hareket etmeniz size doğru zamanda söyleme şansını verecektir… Ben kendi duygusal dalgamı beklemeden atladığımda çok zor durumlarda kaldım ama öğrenirken biraz da çam devrilmiyor değil…

Burada asıl zorlanılan diğer kişiyi kırarak, öfkelendirerek onu kaybetme korkusudur… Sevgisini kaybetme, ilgisini kaybetme, güvenini kaybetme korkusu… Yalan söyleyerek kazanılması imkansız şeyleri nasıl kaybedebilirsiniz. Kaybedeceğiniz her şey zaten yalandır…

·         Herkese her şey hakkında gerçeği söyle:
İşte burada gerçeklere o kadar açık hale geliyorsunuz ki, artık kendi gerçeğinizle bağlantı kuruyorsunuz, özünüzle. Sezgileriniz gelişiyor ve gerçeğe olan bakışınız değişiyor, en önemlisi hayatınızdaki tüm yüklerden özgürleşmiş oluyorsunuz… Kimin ne dediğinin, ne düşündüğünün, önemi kalmıyor… siz kendinizle artık bağlantı kurabildiğiniz için dışarıya zaten muhtaç kalmıyor, eski aradıklarınızı aramıyorsunuz, ne bahane yaratmak için kendinizi kasıyorsunuz, ne başkalarını üzmekten ya da üzülmekten çekiniyorsunuz, tamamen özgür oluyorsunuz. Tüm gerçekleri söyleyebiliyorsunuz…

Gerçekler aslında herkesin işine gelir tabi ayrımı görebiliyorsanız… Sizi, siz olduğunuz için severler; size siz olduğunuz için inanırlar, güvenirler; sizinle doğrudan iletişime geçerler, diğer türlü hep bir hayalle iletişimdedirler… Hani zengin biri paramı mı seviyor beni mi diye şüpheye düşer ya, işte onun gibi… sizi severler, hikayelerinizi değil…

Çok kolay gözükmüyor değil mi? Kendi gerçeklerinizi kendinize söylemeye başladıktan sonra her şey çorap söküğü gibi geliyor. Zaten onun için bunlar birer basamak, hepsine aynı anda başlamıyorsunuz; hazır oldukça bir sonraki basamağa geçiyorsunuz…

Ne demiştik uygulanmayan bilginin değişimimize hiçbir faydası olmaz… Artık eyleme geçmeli ve gerçekleri söylemeye başlamalıyız…